HEMŞİN SOHBETLERİ
HEMŞİN’İN TARİHİ VE KÜLTÜREL DEĞERLERİ
Doç. Dr. Mehmet Bilgin
Deşifre; Firdevs SUBAY
Doç. Dr. Mehmet BİLGİN kimdir?
1955 yılında Trabzon'un Sürmene ilçesinde doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada tamamladı. 1974 yılında A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü’ne girdi. 1978 yılında mezun olduktan sonra Sürmene’ye döndü. Baba tezgâhında tıbbi bitkiler ve çiçek soğanları ihracatı ile uğraştı.
Doğu Karadeniz Bölgesi’nin tarihi ile ilgilenmeye Sürmene’de yaşarken başladı. Okuduğu eserlerin yanı sıra, bölgede yaptığı detaylı araştırma gezileri, görüşlerinde ve kitaplarında temel teşkil etti. Bölge tarihi ile ilgili eserlerin çoğunun; ön yargılı, yetersiz ve birbiri ile çelişen bilgilerle dolu olduğunu görmesi onu birinci el kaynaklara yöneltti. Bu nedenle 1988’den itibaren Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, Topkapı Sarayı ve Başkanlık Osmanlı Arşivi’nde araştırmalar yaptı. Samsun, Trabzon, Giresun, İstanbul, Ardahan’da düzenlenen Tarih sempozyumlarında bildiriler sundu. 1990 yılından bu yana İstanbul’da yaşıyor. Ulusal ve uluslararası dizinlerde taranan çeşitli dergilerde Doğu Karadeniz Bölgesi ve Yakınçağ dönemi ile ilgili pek çok araştırma yazıları çıkmıştır. İstanbul Aydın Üniversitesi tarih bölümünde Doç. Dr. olarak görev yapmaktadır.
Kitapları:
Sürmene Tarihi, İstanbul, 1990.
Rus İşgalinde Trabzon Direnişi, Trabzon, 1991.
Doğu Karadeniz - Tarih, Kültür, İnsan, Trabzon, 2007
Doğu Karadeniz’de Bir Derebeyi Ailesi Sarıalizadeler, Trabzon, 2007.
Karadeniz’de Post Modern Pontosculuk, İstanbul, 2007.
Karadeniz Dünyası, İstanbul, 2014.
Bir Cumhuriyet Milletvekili Sami Kumbasar, İstanbul, 2014.
Teşkilât-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları, İstanbul, 2017.
Teşkilât-ı Mahsusa Nedir? Ne Değildir? İstanbul, 2020
Hocamız bölge tarihçisi, yakınçağ tarihçisi ve sosyal bilimcidir.
HEMŞİN’İN TARİHİ VE KÜLTÜREL DEĞERLERİ
Doğu Karadeniz Bölge tarihiyle ilgili pek çok araştırmalarınız var. Bu çalışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz ve kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?
1978 de üniversite bittikten sonra1990 yılına kadar Sürmene’de yaşadım. Tabii ki bölgede yaşamanın ve ticaret yapmanın sağladığı imkanlarla tüm doğu Karadeniz bölgesini dolaştım. Gezdim, araştırdım, ticaret yaptım. Kendimi her anlamada besledim diyebilirim. Ticaret yaparken kazandım, yatırım yaptım. Kazancımın bir bölümünü de bölge tarihini araştırmaya harcadım. Ülkemdeki belli başlı tüm arşivlerde ve kütüphanelerde yıllar süren araştırmalar yaptım. 10 binden fazla kitaptan oluşan zengin bir kütüphane oluşturdum. Şimdi kitaplarımı İstanbul Aydın Üniversitesi kütüphanesine bağışladım. Ayrı bir koleksiyon olarak kütüphanenin bir katını ayırdılar. Herkes için hizmete açık.
İlk hareket noktam kendi merakımı gidermekti. Bildiklerimi ve öğrendiklerimi başkalarıyla paylaşmak daha sonraki süreçte gelişti. Kendimi önce yerel tarihçi olarak tanımlıyordum. Seksenli yıllar. Türkiye’de henüz yerel tarih yok diyemem. Aslında var. Otuzlu, kırklı yılların yayınları ortada. Sonra bu çalışmalar hızla sonlandı. Nedenleri açık. Sonuçları da. Tarih bilimi ve mikro alan. Ama yerel tarihçiliğin genel tarih bilimi içinde metodolojik farklar da var. O farkın bir bölümü de belli ögelerden oluşur. Onlara sahip olmak için çalışıyordum.
Zamanla yaptıklarıma baktım. ‘Ben biraz da ‘Tarihi Coğrafya’ yapıyorum’ diye düşündüm. Yerel tarihçi olarak başladım. Şimdi üniversitede ‘Tarihi Coğrafya’ dersi anlatıyorum. Tarihi Coğrafya disiplinler arası bir alan. Ama bu alanda coğrafya biliminin belirleyiciliği var. Belli bir coğrafyanın geçmişi üzerinde çalışıyorsun. Bu coğrafi sınır benim için öncelikle Sürmene idi.
Gördüm ki geçmişteki Sürmene ile bu günkü Sürmene’nin alanı aynı değil. Tarihi Sürmene bu günkü Sürmene Araklı ve Köprübaşı ilçelerinin tamamını kapsadığı gibi; güneyden doğuya doğru bir çıkıntı yapmış ve bugünkü Çaykara ilçesine bağlı Uzungöl’ün batı yamaçlarındaki Şekersu köyünü ve yaylalarını da kapsıyor. Bunun da bir nedeni olmalı. Ben bunun Demirkapı ile bir ilgisi olmalı diye düşündüm. Ama bugünkü verilerle bilimsel bir sonuca ulaşamadım. Sadece burada dile getiriyorum. Çözümünü halkın hafızasındaki bilgilerde bulabileceğimi biliyordum. Fakat bu çalışmayı yapmaya imkânım olmadı. 1990 da İstanbul’a yerleşmek durumunda kaldım. O dönemde başlamış olan köylerin boşaltılması politikası bugün tamamlanmış durumda. Kalan az sayıdaki insan da kış aylarını şehirlerde geçiriyor. Yaz aylarında turist gibi köylere gidiliyor. Sözlü aktarım zinciri kırıldı. O kültür bu gün yok.
Zamanla çalışmalarım ilerledikçe Sürmene odağı Trabzon olarak değişti. Trabzon bir dönem Hopa’dan Samsun’a bölgenin tarihi merkezi idi. Bir revizyon yaptım. Yani araştırma alanımı Doğu Karadeniz Bölgesi olarak belirledim. Kendimi Doğu Karadeniz Bölgesi tarihçisi olarak tanımlarken aynı zamanla tarih anlayışımı da geliştiriyordum. Bunun için hem Tarih Felsefesi hem Tarih Metodolojisi hem de Tarih biliminin dünyadaki gelişimini izlemek için okumalar yaptım. Yeni araştırmalarım için kendimce projeler geliştirdim. Trabzon Tarih Kültür İnsan adlı kitabım Etnik Tarih çalışması.
Globalleşe sürecinin bir katkısı bilimsel bilgiler de globalleşti. Başka deyişle bilimsel bilgiye ulaşım kolaylaştı. Bunun doğal sonucu olarak Karadeniz’in kuzey sahillerini de incelemeye başladım. Önce Karadeniz Dünyası kavramını geliştirip tanımladım. Şimdi tüm konularımı “Karadeniz Dünyası” kavramının bütünlüğü içinde ele alıyorum. Konuları bu yaklaşımın etkisiyle daha net açıklayabiliyorum. Karadeniz Dünyası kitabım makro ve mikro ölçütlerde örnek çalışmalardan oluşmuş. İleride bu yaklaşım, 2023 Mayıs Ayında ‘Balkan Sempozyumu’nda sunulmuş bir bildiride tanımladığım ‘Türk Coğrafyası’ kavramı ile entegre olabilir. Bunun içinde tempoyu düşürmeden çalışmak gerek.
Kayaya işlenmiş işaretler
Hemşin’in bulunduğu coğrafyayla ilgili olarak önemini anlatabilir misiniz?
“Karadeniz konusunda çok yönlü çalışmalarım arasında Hemşin konusu özel ilgi alanıma giren konulardan birisi. Hemşin ile ilgili yayınları temin edip arşivlemeye çalıştığım gibi, Osmanlı arşivinde mevcut çok sayıda belgeyi elde edip okudum, inceledim. Zaman içinde, onlarca defa, değişik nedenlerle Çamlıhemşin ve Hemşin ilçelerinin köylerini dolaştım. Her defasında yeni bir şeyin farkına vardım. Osmanlı kayıtlarında Hemşin adlı bir yerleşim birimi, yani köy adı olarak var. Bu yerleşim biriminin adının, bölgesel idari birim adı olarak öne çıkması da erken Osmanlı dönemindedir. Cumhuriyet öncesinde, Osmanlı döneminde “Hemşin Nahiyesi” zaman zaman da “Hemşin Kazası” olarak tanımlanan Hemşin adlı bir idari birim vardı. Hemşinli dediğimiz grupların Hemşin bölgesine gelişi, geliş yerleri ve zamanları ile de ilgilidir. Hemşin bölgesinden dışarıya olan göç ve sürgünle ilgili olduğunun da altını çizmek gerekir.”
Ayder’de stilize Koçbaşlı kapı menteşeleri
Türk coğrafyası, tarihte Türklerin yayıldığı etkili olduğu ve izler bıraktığı, devletler kurduğu bir coğrafyayı kapsamaktadır. Turan’dan çok geniş bir alandır ama siyasi hiç bir içeriği yoktur. Olmamalıdır da. Olmasını düşünenler olursa bilimden sapmış olur. Kısaca sapkındır. Türkler değişik dönemlerde hem Doğu Avrupa’yı hem de Doğu Asya’yı yöneten bir millettir. Dünyada bu vasıfta başka bir millet yok. Dünyadaki en eski ticaret yollarından bir tanesi İpek Yoludur. Bu coğrafyadan geçer. Burada ki kitap kapağı The Gate of Asia, Asya’nın Kapısı benim bütün anlatacaklarımı anlatıyor aslında. Bizim bölgemiz Anadolu. Asya’nın kapılarından sadece bir tanesidir. Buradan; Pazar’dan Ardeşen’den Fındıklı’dan Artvin’den Hopa’dan. Sahilden iç kesimlere doğru giden yolları izlerseniz ipek yoluna bağlanabilir ve Çin’in merkezine kadar ulaşabilirsiniz. Tarihsel anlamda önem buradan geliyor. Coğrafyanın kendisine bahşettiği özelliklerden dolayı Doğu Karadeniz sahilleri de Asya’nın kapılarıdır. Bu anlamda hem değerlendirilmiş hem kullanılmıştır. Konuya biraz mikro bakışla yaklaşalım. Pazar’dan başlayan yol tırmanıyor geliyor. Venedikliler kullanmış, Kız kalesi aslında Zir kale, Varoş kale çizgisinin sahildeki başlangıç noktası. Arada başka kaleler de olabilir. Çamlı Hemşin bölgesine ulaştığımız zaman yol ‘Üsküt Dağı’na varıyor. Hemşin ağzı böyle diyor ama aslı “İskit Dağı”. İşte Hemşin’in gizemi bu. Elbette ki bundan ibaret değil. Tabii Varoş’un Macarca’dan geldiğini de söylemeliyiz. Ama konumuz bunlar değil.
Türk coğrafyası haritasına dönersek, Karadeniz’in kuzeyinde ve batısında asırlarca hüküm sürmüş İskit, Hun, Sabir, Avar, Bulgar, Peçenek, Uz, Kuman, Osmanlı gibi Türk Devletlerinin varlığından söz edebiliriz. Bu coğrafyada büyük devletler olduğu gibi zaman zaman da beylikler kurulmuştur. İmparatorlukların olduğu gibi beyliklerin de günümüze ulaşan kalıntıları var. Sürekliliği yönetici hanedandan çok, temeli teşkil eden nüfus ögelerinde aramalıyız. Bizim bulunduğumuz bölge kuzey-güney ve güney doğu ilişkisini sağlayan bir bölgedir. Bu süreçte bizim Kafkasya ile birbirimizden etkilenmememiz mümkün değil. Bunların kalıcı izlerini bu gün de bulabiliriz. Tarihsel kültürel ekonomik olarak her şeyle etkilenmemiz doğal bir süreç. Anadolu’da olmamız nedeniyle Balkanlardan da etkilenmişiz. Hepsinden bir şekilde etkilenmişiz.
Konuyu toparlayalım. Hemşin coğrafyasına baktığımız da burada bir büyük vadi ve komşu vadiler var. Furtuna deresi, doğanın bahşettiği bir özellik olarak duvar gibi göğe yükselen Doğu Karadeniz Dağları’nın içine giriyor. Furtuna Deresi, Çamlıhemşin’de kollara ayrılıyor. Daha doğrusu Kaçkar Dağlarının vadilerinden gelen derelerin sularını topluyor. Hemşinliler sularını Karadeniz’e ve Çoruh’a kavuşturan komşu vadilerle de ilişki kurmuş. Hem koyun sürüleri buna zorlamış, hem de Hemşin’de artan nüfus… Gerek Hemşin için gerek Çamlıhemşin için Pazar’dan iç kesimlere ulaşan ana yol, iki ayrı vadinin oluşturduğu sırtlardan iç kesimlere doğru ilerliyor. Yol yükseldikçe vadilerin tabanından değil sırtlarından ilerliyor. Yollar, küçük vadilerin uygun bölgelerinden arka taraflara aşıyor. Aşıt yerleri önemli. Aşıtlar aynı zamanda geçiş yerleridir. Yusufeli’ne, Tortum, Oltu ve Ardahan tarafına gidecek olan kollar var; İspir’e, oradan Erzurum ve Tebriz’e giden kollar da var. Erzincan tarafına da giden kol da var. Üç ana koldan bahsedebiliriz. Diyelim ki bu kollardan biri Roma döneminde askeri amaçlı kullanıldı. Gidilecek yere göre o kollardan biri kullanılmıştır. Mesela İran-Tebriz’e transit nakliyat ve ihracat bu kollardan işlemiştir. Mezopotamya’da ki medeniyetlerin bu bölgede üzerinden ticari bağlantısı var. Aslında doğu-batı ve kuzey-güney istikametinde iki ana yolun bağlantıları var. Gerek imparatorluklar, gerek beylikler bu yolları güven altında tutmaya çalışmıştır.
Çamlıhemşin’de bir evin girişi üzerinde koç başı boynuzu
Hemşin’de tarihin mirası hakkında neler paylaşmak istersiniz?
“Hemşin bölgesinden dışarıya göç ve sürgünlerle ilgili bilgiler mevcuttur. Bu da bizi, Hemşin dediğimiz bölgenin doğusunda, Hopa Hemşin’i dediğimiz Hopa, Borçka ve Kemalpaşa ile Batum’un batısına düşen bir alanda Hemşin kökenli köyler gerçeğine getirir. Hemşinlilerin önemli bir özelliği koyuncu olmalarıdır. Bunu hiç göz ardı etmemeliyiz. Hopa Hemşinlilerine Kaçkar Dağlarında değil de Ardahan - Ardanuç arasındaki Yalnızçam dağlarında yaylalar verilmesinin nedeni de budur.”
Bizim idari birim olarak bir Çamlıhemşin’imiz, bir de Hemşin’imiz var. Bunun yanı sıra Hopa’da Hemşinli köyler. Ayrılan, bölgeden dışarıya göç eden topluluklar, 19.yy da Samsun’a, Adapazarı’na kadar ulaşmıştır. Bu her toplum için söz konusu olan bir durumdur. Tarihin her döneminde olan bir süreçtir. Nüfusa toprak yetmeyince bu göçler oluyor. Yahut aileler Hemşin’de kalıyor erkekler iş için gurbete gidebiliyor. Orada bir nüfus var gidenler olmuş gelenler olmuş. Hemşinle tüm ilişkilerini kesenler olmuş. Her durumda geride bir iz bir hatıra kalmıştır. Hem zihinde, hem de halk inancı olarak izler mevcuttur. Genlerde izler kalmış. Orta Asya’dan bir adam diyelim ki ata binip geliyor. Getireceği sadece silahı, elbisesi ya da yemeği değil. Kafasının içinde de bir inancı ve bu inanca dayalı kültürü var. Bunları da taşımışlar. Bu şekilde değerlendirmek gerekir. Bu günkü teknoloji bunları tespit etmeye, inceleyip bilimsel bilgi üretmeye imkan tanıyor.
Bu taş bizim Hemşin’in doğusundaki Marsis kayalığında, son dönemlerde bulunan bir taş. Demirkapı yaylasındaki alanda, kaya üzerinde bu tarz resimler ve desenler var. Bunlara 10-15 bin yıllık sanat eseri diyebiliriz. Bu tür bir sanat, insanlığın o eski dönemindeki sanattır. Nitelendirme olmadan, tanımlamaları olmadan ama ortak zihinde değerleri olan, ortak motifleri olan, kültürel birliktelikleri olan eserlerdir. En eski veriye kadar inmek zorundayız. Mukayeseler yapmak benzerlikleri varsa farklılıkları, hatta teknikleri ortaya koymadan anlamlandıramayız. Ama benzerlikler şaşırtıcı. En eski veri bu alanda. Bu eserlerin en eski bilineni, menşei ne ise, nerede ise köklerimizi de orada aramalıyız. Sibirya’dan doğu Avrupa’ya olan alanda bulunmaları nedeniyle ancak Türk coğrafyasının ve Türk kültürünün bütünlüğü içinde anlamlandırılabilir. Ayrıca bu eserler bizim o bölgede bulduğumuzun en eski tarihlendirilmiş belgelerle tespitidir. Bunu anlamadan bir şeylerden konuşmamız tarihi bir mirastan bahsetmemiz mümkün değil. Bu alanı duyan Ermeniler de geldi Gürcüler geldi. Hepsi kendi medeniyetinin kökü ilan etti ama neresi doğru. Biz de gittik gördük. Dili yok, alfabesi yok… Ama desenlere baktığımız zaman benzerlikler şaşırtıcı ama öğretici de. Değişik damgalar ve çizimler var. Arkeolog olarak bunlar tarihlendirilebiliyor. Bu resme (Resim-1) baktığınızda bir yol gibi çizilmiş kıvrımlı bir şekil görüyoruz. Bunu nereden hatırlıyoruz? Güney Sibirya’daki Altay Cumhuriyetinde bulunan en eski seramik bir kaptaki çizgiler ile o taşlardaki çizgiler benzer. Şimdi o taşlardaki benzer çizgiyi kendilerine mal etmeye çalışan insanlar şunu da göz ardı etmemeli; belki de aynı kökten gelmiş olabiliriz. Bu desenin camiye de konması da tesadüf değildir.

Mollayesis Koçbaşı heykeli
“Türkler, Ergenekon’dan demir dağı eritip çıkmışlar. Sınır olarak gördükleri, kontrollü geçiş noktası olarak kullandıkları yerlere Demirkapı ismini vermişler. Orta Asya’dan Doğu Avrupa’ya uzanan çok geniş coğrafya içinde bu isim yaygın olarak mevcut.”
Bu alanın yani Marsis’in adı ne? Buranın adı Demirkapı’dır. O zaman biz demir kapı ne demek onu bileceğiz. İlk demir kapıyı bizim kültürümüzde, Ergenekon’dan çıkarken açmışız. Anadolu’da bir sürü yerde, 16-17 adet demir kapı var. Bazı ülkelerde adı Demirkapı ama kelime oranın milli diline çevrilmiş. Demirkapı bir kavram. En doğuda iç Asya’da Türkmenistan’da bildiğimiz, meşhur İpek Yolu’nun geçtiği bir demir kapımız var. İki kapaklı bir kapının kapatabileceği 5-6 metre genişliğine kadar vadi daraltıp oraya bir kapı konuluyor. 1400’ler de oradan geçen bir gezgin bu kapıyı görüyor. Bu gezgin, Timur buradan geçen kervanlardan vergi alıyor diye yazmış. Demek ki bu demir kapıların dar geçit yeri var bir de gümrük yeri var. Aynı seyyah Kafkaslarda bir başka demir kapı var. Kafkaslardaki Demirkapı’dan geçenlerden de Timur vergi alıyor diyor. İkisinin de Demirkapı olması zihinsel olarak tesadüf değil. Burası bir geçiş noktası. Yani gümrük. Bunlar hep tarihin mirası.
Ayderdeki kapı menteşelerindeki bu motif, Türk kültürüne ait Pazırık Kurganında çıkan bir motif ve aynı şekilde geliyor ve Hemşin’de koç boynuzlu bir motif olarak karşımıza çıkıyor. Tesadüf mü bu? Kafamızda zihnimizde neyi yanımızda taşıdığımızı görüyoruz. Bu inanç Hemşin’de de varsa ayrıntının önemi kalmıyor. Önemli olan bu adam bu motifi bu kapıya niye koymuş? Bu kültürün en eski buluntuları hepsi ortak ve aynı kültürde olan varlıklar.
M.Ö 400 senelerinde olan bulgularda ve bu alanda yapılan kazılarda bunların İskitlere ait olduğu söyleniyor. İskitler Anadolu’ya gelmişler, Türk coğrafyasına da gidip eserler bırakmışlardır. Bu kültür devam ediyor. İskitler Mısıra kadar gitmişler burada da bulgular var. İzmir’de de var ve Atina’da da var. Hatta burada kayıtlarda yer alan İskit’li filozoflardan bahsediliyor. Tarih bizden başlamasın. Ama neyse o olsun. Başkalarının zorlamasını niye kabul edelim. Gerçeği görmek gerekiyor.
Karadeniz’in kuzeyinde de, güneyinde de Hunlar, Avarlar, Peçenekler, Kumanlar var. Bizdeki Kuman varlığı bir tesadüf eseri değil. Bir seferlik de değil. Defalarca yaşanan göçlerle buraya yerleşmişler. Bir Yunanlı bir yerden geçmişse orası da bizimdir der. Bir defa geçmekle burası o kültüre ait demek olmaz.
.png)
Aşağı Çamlıca koç heykeli
“Hemşin köylerinde dolaşırken eski-yeni, büyük-küçük konak ya da evlerin kapı menteşelerinin stilize koçbaşı, kurt başı figürleri içerdiğini görürsünüz (Resim-3).
Bu orada yaşayan halkın mensup olduğu topluluğun, taşıdığı kültürün ifadesidir. Yine bu evlerde kapı başlarında nazar ve kötü ruhtan korumak amaçlı koçbaşı (Resim-4), geyik boynuzu asılıdır. Orta Asya ve Sibirya da yaşayan bu gelenek Anadolu da ve Doğu Karadeniz bölgesinde de halen devam eder. Türk mirası olarak iki koç heykelinin mevcudiyetini biliyoruz. Bunlardan biri Çamlıhemşin Mollaveyis köyünde idi. İkincisi de Aşağı Vice köyünde. Koç heykelleri Orta Asya’da Orhun Kitabelerinin bulunduğu alanın giriş kapısının sağında ve solunda iki koç figürü olarak de mevcuttur”

Orhun Anıt mezarı kapı girişinde sağ ve sol yan
İskit Kurganında buluna koç motifi Çamlıhemşin’de gördüğümüz mezar taşı heykelle benzer. Moğolistan’da ki tarihi bir alanda (Ulan-Batur) bir anıt mezardan kalma koç heykelleri (Resim-10) işin tarihsel kökenini bizlere oldukça net bir şekilde bize açıklıyor. Geliyoruz Tortum’da bir köyde bir evin bahçesinde koç heykelini görüyoruz.
Iğdır- Karakoyun’da, Tunceli’de ve birçok yerde koç heykelleri hala daha mezar taşı olarak kullanılıyor. Neden? Bir tesadüf mü? Koç heykellerinin Çamlıhemşin’de olması o kültürle olan bağından kaynaklanmaktadır.

Orhun Anıt mezarı kapı girişinde sağ ve sol yan
Koç heykellerinin bölgede olması bir bütünün uzantısıdır. Şimdi bu koyun koç ya da hayvan stilize eden sanat sadece Hemşin’de yok. Burada değişik hayvanlar var. Sadece koç değil. Kurt başı da vardır. Hemşin’de bu kadar yaygın olmasının kültürel değerinden geliyor. Hemşin’in 200-500 koyundan oluşan sürülere sahip yaylalarının olduğunu biliyorum. Ticaretle uğraştığım dönemlerde dolaşırken bunu bizzat ben de gördüm yaşadım. Keşke o dönemlerde bunları arşivleyebilseydim. Rize’de esnafların yün/yapağı yada Keçi kılı alışverişi kayıtları ile dolu esnaf defterlerine el koyup da saklayabilseydim. Ama şimdi pastacılık lokantacılık ile Hemşin’e kimlik kazandırılıyor. İkisi için de kural aynı. Geçim kaynağı da ondan. Hemşin’in en önemli yaşantı simgesi hayvancılıktır, koyunculuktur. Pasta, fırın da doğrudur. Ama özünde Hemşinli binlerce yıl koyunculukla uğraşmıştır. Hemşin koyunu diye bir tabir vardır. Hopa Hemşinlilerinin koyunculuğuyla ilgili belgeleri 1700’lerin başında karşımızda çıkıyor. Çünkü o yıllarda Hopa’ya gitmişler. Osmanlı belgelerinde en eski diyebildiğimiz Hemşin’le ilgili kayıt 1480’lerde karşımıza çıkıyor.


Moğolistan Şuuett ulan
.jpeg)
Türk sanatının temelinde İskit kültürü dediğimiz stilde eserler Hemşin’de evlerinde kapısında olan figürler dikkat çekici. Hemşin’de evlerde çeşitli damgalar var. Davut Yıldızı dediğimiz aslında Mühr-ü Süleyman’dır ve kültürümüzde bereket sembolüdür. Bu anlamda İsrail’le bir ilgisi yoktur. Hazar Türklerinin Yahudi olması bu ilişkinin kurulmasına vesile olabilir. Figürleri işaretleri ve damgaları iyi bilmek lazım. Ayrıca bunların tarihsel değeri var.
Türkler tarihte çeşitli dinlere mensup olmuşlardır. Bunların etkisiyle beraber mesela Süryani alfabesiyle Türkçe dualar var. Aynı şekilde Yunan alfabesiyle yazılanlar Türkçe edebi ürünler var. İlk Türk romanı Akabi Vartan Paşa tarafından Ermeni Harfleriyle Türkçe yazılmış, 1851 yılında İstanbul’da Mühendisoğlu Matbaasında basılmıştır. Ermeni alfabesiyle Türkçe metinlerden binlercesi var. Bunlar Türk medeniyeti değil de Ermeni medeniyeti çerçevesinde değerlendiriliyor. Gerçekte Anadolu’da ki Ermeniler ya da Anadolu’dan giden Ermenilerin %60 ı Türkçe dışında başka bir lisan bilmiyordu. Helmut Von Moltke bunları Hıristiyan Türkler olarak adlandırmıştır. Bunlar 1915’lerde ki olaylarda bile Ermeni alfabesiyle Türkçe okuyup yazıyorlardı. Antranik Hatıratında, Taşnak’ın bunlar için Ermeni Alfabesiyle Türkçe bildiri bastırıp köylerinde dağıttığını yazar. Bu bilgiler ortadan toplanıp yok edilmeye çalışıyor. Bunların konuştuğu dil ödünç alınan kelimeler diyerek geçiştiriliyor.
Mührü Süleyman’ın dışındaki çapa Sibirya’da çıkan kaya resimlerinde de var. Bu Yeniçeri Ocaklarındaki birinin damgadır. İstanbul’da 31. Yeniçeri Ocağının damgasıdır bu. 
Sıçanoğlu Aslan Ağa Konağının giriş kapısı yanında işlenmiş altı köşe yıldız Mührü Süleyman
Çamlıhemşin’de bir konakta bulunan şömine. Burada bir damga var. Burada o kültürün her ayrıntısını görebiliyoruz. Sibirya’da bulunan kaya resimlerinde ocağın üzerindeki damga Türk coğrafyasında da var. İyi araştırmasak bulamayız. Bu damganın Kırım bölgesinde çok yaygın kullanıldığını görüyoruz. Bu kaya resimleri geçmişe ait zihinsel kültürü getiriyor. Orhun abidelerinde ki harflerde bu damgalardan türemiştir.


Burada iki harita var. Biri Azerbaycan’daki koç heykellerinin olduğu yerleri gösteriyor. İkinci haritada Koç heykellerinin Anadolu’da da yaygın olduğunu görüyoruz. Bu büyük bir kültürün temelinde yatan öge.


Biz bu kültürün bölgedeki en eski izlerini Marsis dağı eteğinde Demirkapı yaylasında görüyoruz.
Marsis dağı eteğinde Demirkapı yaylasında bulunan Kaya Resimleri
1800’den sonra ne oldu?
Hemşin’i en iyi Hemşinliler bilir. Yurt dışından gelen adamlardan bölge tarihini öğrenmeye çalışırsak bunun sonu kötüdür. Senin tarihin. En iyisini sen bilirsin Hemşin’in çok değerli sanatçıları araştırmacıları var. Çok değerli çalışmalar var. Bugün dünyada bir kargaşa var. İkinci dünya savaşından sonra iki kutuplu bir dünya kurdular. Biz batıda yer aldık, bizim tercihimiz değildi. Bir kısmı da doğuda kaldı. Doğu çökünce tek kutuplu bir dünya kaldı. Şimdi yaşadığımız dünya.
Rönesans, reform ve sanayi devriminde insan öne çıkmaya başladı. İnsan hakları ortaya çıktı. Bunlardan önce dini inanışa göre milletler vardı. Batı Müslüman’ı Türk olarak tanıyordu. 1800’lerden sonra millet esasına göre bir düzen kuruluyor.1800’e baktığımda bir modernleşme süreci ve sanayi devrimi başladı. Sömürgecilik düzeni netleşti. Orada da bir dünya düzeni var. 19 yy İmparatorluklar yüzyılı. Din temelli yapı çökünce millet temelli bir yapı ortaya çıktı. Bu Osmanlıda da oldu. Osmanlıda bulunan toplumlar kendilerini ayrı bir millet görmeye başladı. Batı bunu kullandı ve Osmanlıyı parça parça ayırdı ve Osmanlıyı Balkanlardan bu şekilde attı. Bu tarihi süreci iyi bilmek gerekiyor.
Rusya Kafkasya’yı ve Kırım’ı fethedince oradaki Müslümanları oradan sürmesi gerekti ve Hıristiyanları da kendi bölgesine çekmeye başladı. Hıristiyan da Anadolu’da vardı. Anadolu’da ki Hıristiyanları bir şekilde Rusya’ya çektiler. Karadeniz sahilindekileri önce, orta Anadolu’dakileri sonra çektiler. Anadolu’daki Hıristiyanları Rusya’ya çektiler. Bu göç olunca Anadolu’dan o bölgeye giden Ermeniler var. Bunlar 1800’lerde gittiler. Oradan sürülen Çerkezler de Anadolu’ya sürüldüler. Şimdi beraber yaşıyoruz. Bizim kültürümüz bu. Buraya Balkanlardan gelenlerde var. Hepsinin Müslüman olmasına da gerek yok. Yahudi var, Hıristiyan var, Müslüman var. Ama hepsi de Türkçeden başka lisan bilmez. Suç mu bu?
1800’den sonra etnik yapılar birleşti. Kederde ve tasada birlik oldular. Giderek birinin başarısına birlikte sevindiler. Kendilerini millet olarak görmeye tanımlamaya başladılar. Avrupa’nın bizden kopardığı ilk millet Yunanistan’dır. Yunanistan’da 1985 de bir pul basılmış ve puldaki resimde Trabzon’daki bugün de bir okul olan bu binayı koymuşlar (Resim-20). Onlar 1910’larda kuracakları Pontus Devletinin meclisi olacak diye bu binayı yapmışlardı. Bu da meclis binası. Ve Sevr’de çizilen haritada burası Ermenilere verilmiş yani Yunanistan’a değil. Sevr Mustafa Kemal sayesinde geçerli olmadı bu paylaşımlı harita atılıp bitti. Ermenistan ilk haritasını yaptığında da görüldüğü gibi Anadolu’nun birçok yerini sınırlarına dahil etmişti. Aynı coğrafyada bu gün Kürdistan yazıyor. Ermenistan’ın kendine atfettiği coğrafyada şimdi de Kürdistan yazıyorlar. Bunu emperyalist devletler dayatmıştır. Bu ciddi bir haritadır. Onlara empoze edilen bir haritadır. Emperyalist güçlerin planıdır bu.
Biz bir vadide yaşayan ortak kültürü olan ayrı bir grubuz diye düşünüyorlar. Oradaki halk kendini, bölgenin imkanları ile yaşatamıyorsa göç olur. Bu olay zaman içinde tekrarlanır. 1800’den sonra olanlarla bugün olanlar arasında hiçbir fark yok. Biz geçmişe bakarak o kayalara inançlara kültürlere bakarak bunun karşısında duramayız. Ekonomik refah olmalı. Bu da millet bütünü olmadan olmaz. Kapalı bir vadide duramayız. Bu bölgenin önemi eskiden İpek Yolundaydı. Şimdi Kafkasya petrolleri ile ayrıca Karadeniz’de gaz ve petrol yatakları var. Dünyada yeni bir denge kuruluyor. İki kutuplu dünya yıkıldı. Tek patronlusu yapılamadı. Petrol ve enerjiyi kim kontrol ederse dünyayı da o elinde tutuyor kontrol ediyor diye bakılıyor.
Bölgeye yapılan göçler hakkında genel bir değerlendirme yapabilir misiniz?
“Türkler, Anadolu’ya sadece Selçukluların izlediği yol olan Hazar Denizi’nin güneyinden gelmemiştir. Bu günkü İran topraklarından geçen bu yol, tarihin ilk çağlarından bu yana İran’da yükselen imparatorluklar tarafından, dönem dönem kesilmiştir. Orta Asya bozkırlarından batıya göçün ana yolu, esas yolu Hazar Denizi’nin ve Karadeniz’in kuzeyindendir. Türk kavimleri, Kafkas geçitlerinden inerek ya da Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırdan batıya doğru ilerleyip, Balkanlar ve Trakya üzerinden Anadolu’ya girmiş, hatta Doğu Avrupa’ya kadar ilerlemiş ve yerleşmişlerdir.”
Rusya’nın Kırım’ı aldıktan sonra Kırım’dan Karadeniz’in kuzey sahillerinden Rusya’dan bize doğru göç başladı. Bu göç Osmanlı tarihinde olan göç. Gelen aileler deftere geldikleri şehirlere göre yazılmış. Azaklıoğlu gibi. Ama Kuman Kıpçak diyoruz ya. Bunların göçü Doğu Roma/Bizans dönemindedir. Türklerin Karadeniz’in kuzeyinde o devletleri kurmasının sebebi kuzeyde bize engel olacak başka devletler olmadığından dolayıdır. Kurulan devlete hakim olan ise Türk kültürüdür. 5. 6. 7. ve 8. Yüzyıllar için söylüyorum bunu. Aynı şey bundan bin kusur yıl daha önceden Kimmerler’den, İskitlerden beri var. Bu Milattan 1000 yıl önce de var. Hepsinin temeli yarı göçebe hayvancı bir kültür. Bunun temelleri Hemşin de en zengin bir şekilde var.
KALİF DERGİSİ 3. SAYI SAYFA:54
