HEMŞİNİN FALCI KADINI ASİYE HALA
Asiye Hala nam-ı diğer Falcı Kadın…
Ömründe hiç fal bakmamış, zerre falcılık yapmamış ama bu lakap yine de üzerine bir kâbus gibi çökmüş.
O bu unvandan hiç hazzetmese de bu unvanla meşhur olmuş, Çayeli’den Çamlıhemşin’e, Pazar’dan Ardeşen’e…
Elevitli ünlü şair Şükrü Duman “Hemşin Güzellemesi” adlı şiirinin bir kıtasında Asiye Hala’yı kast ederek şöyle demiş;
Kobal Nazmi der ki, bizim Sarvizan
Yeni fenne uygun, verilmiş duzan
Falcı kadın meval okur, çok zaman
Derler ki onun da falı güzeldir.
Falcı diye adı çıkan, şiirlere bahis edilen bu gizemli kadın gerçekte kimdir? Bunu öğrenmek için trajik ve gizemli bir hikâyeye yelken açalım.
Falcı kadının hikayesi
İsmi Asiye, 1930 yılında Hemşin kazası Ortaköy mahallesinde Ustaoğlu İbrahim’in kızı olarak dünyaya gelmiş. Annesi ise İbrahim’in ikinci eşi Kırımlı Maria. Ustaoğlu İbrahim, I. Dünya Harbi öncesi Kırım taraflarında hatırı sayılır bir esnaf, şöyle ki iki fırın birden işletiyor. Normalde yakın akrabalarından bir kızla evli, ondan da çocukları var. Hali vakti yerinde, Hemşin’de zengin sayılabilecek birkaç şahıstan biri. Ancak malum I. Dünya Harbi ile birlikte Ruslar Osmanlı’ya saldırınca birçok Rus gurbetçisi Hemşinli gibi Ustaoğlu İbrahim de yurda dönmek zorunda kalıyor. O yine de malını mülkünü satma fırsatı bulacak kadar şanslı olanlardan. Dönerken eş edindiği Maria’yı da beraberinde getiriyor. Eğitimli bir kadın olan Maria aslında matematik öğretmeni. Ülkesinde durum karışınca takılıyor sevdiği adamın peşine, geliyor Hemşin’deki Ustaoğlu konağına…

Asiye Hala’nın babası Ustaoğlu İbrahim

Asiye Hala’nın annesi Kırımlı Maria (Emine)
İbrahim ile Maria’nın ilk çocukları Asiye… Birkaç yıl sonra bir de ikizleri oluyor. İbrahim Kırım’da sattığı fırınlardan elde ettiği sermayeyle bu sefer rızkını İzmir’de arıyor. Ne de olsa Hemşinli, doğuştan gurbetçi… O, İzmir’de açtığı fırınlarla meşgul olunca çocukların sorumluluğu da Emine ismini alıp Müslüman olan Maria’ya kalıyor. Kendisi de eğitimli olan Maria küçük Asiye’yi okula yazdırıyor ancak üç ay kadar sonra ikiz kardeşlerinin bakımına yardım etmek için onu okuldan almak durumunda kalıyor. Asiye için hayatın sunduğu aksilikler bundan sonra başlıyor. Henüz 9 yaşında iken çatıdan düşüyor, sağ kalçası çıkık kalıyor. Bu yüzden hafif aksak yürüyor ama yine de yıllar ilerleyip büyüyünce delikanlıların ilgisini çeken alımlı bir kıza dönüşüyor Asiye. Bu delikanlılardan biri de Şahmerli’den Memenoğlu Dursun Ali Sönmez.
Asiye’den sadece bir yaş büyük olan Dursun Ali, haşarı bir delikanlı. İzmir’de genç yaşında gurbetçiliğe başlamış, akrabanın, eşin dostun fırınlarında falan çalışıyor ama kazandığı parayı elde tutamayan tiplerden. Yazları köye geldiğinde de tulumculuk yapıyor lakin bu hususta çok maharetli. Tulumculuk o yıllarda çok makbul bir meslek değil, hatta meslekten sayılmıyor bile. Bu yüzden kız verilmeyecekler listesinde en baş sırada tulumcular geliyor. Hele kız tarafı biraz dindar ise tulumcunun hiç şansı yok. İşte bu Dursun Ali Ortaköy’de bir düğünde tulum çalıyor, bir taraftan da Asiye’yi görüyor ve bir görüşte âşık oluyor. Artık tulumunun kaidesi değişir… Her Hemşinli tulumcu gibi o da artık bir başka çalıyor tulumu, dertli ve dokunaklı… Neyse ki Dursun Ali’nin ablası Remziye Ortaköy’e evli, hemen onu devreye sokuyor. O yıllarda aracı olmadan sevdalık yapmak, abesle iştigal. Ortaköylüler ekseri mezra olarak Ceğalver taraflarına giderler, Remziye de oralarda sıkıştırıyor Asiye’yi, ağzını yokluyor ama nafile, Asiye’nin hiç gönlü yok. Birkaç denemeden de sonuç çıkmıyor ama Dursun Ali yanmış bir kere, vazgeçer mi? İş, Ustaoğlu İbrahim’in kulağına varınca, o da sorup soruşturuyor, bakıyor ki delikanlı tam bir hayta; sigara, kumar ne ararsan var. Üstelik doğru düzgün meslek yok, tulumculuk da cabası. Halbuki Memenoğlu akrabası itibarlı bir aile ama Dursun Ali’nin tutar tarafı yok. İbrahim Efendi, zaten kızın da gönlünün olmadığını anlayınca mevzuyu baştan kapatıyor.

Asiye Hala’nın kocası Memeoğlu Dursun Ali Sönmez
İş çıkmaza girince Dursun Ali’nin ablası Remziye yine Ceğalver’de bir şekilde Asiye ile temas kuruyor, sohbet, muhabbet esnasında bir punduna getirip kıza iki elma yediriyor. Bu elmalar meğer; okunmuş elma, muskalı veya büyülü, her neyse… Asiye’ye bir haller oluyor, aklı adeta uçup gidiyor. Akşama doğru efsunlanmış bir şekilde kendi ayaklarıyla Şahmerli’nin yolunu tutuyor. Tarihte bu kadar kolay kız kaçırmak belki de vuku olmamıştır, o derece. Akşam Asiye kendine geliyor ama iş işten geçmiştir, Memenoğlu evine girmiştir bir kere. Babası İbrahim’e kızının güle oynaya, kendi rızasıyla Dursun Ali’ye vardığı söylenir. O da tipik baba refleksiyle “Bundan böyle benim Asiye diye bir kızım yoktur!” der ve artık Asiye için yeni bir hayatın kapısı aralanır.

Asiye Hala’nın yaşadığı evin günümüzdeki durumu
Asiye’nin sözde gelin gittiği ev, sonradan yapılma küçük bir ahşap yapı. Dursun Ali’nin babası Memenoğlu İbrahim ata ocağından ayrılıp kendine bu evi yapmış. Memenoğlu İbrahim, kardeşlerin küçüğü. Abisi Mehmet vefat edince malum gelenek üzere abisinin eşi Hatice’yle evlendirilmiş. Başköylü Hatice’nin ilk kocası Mehmet’ten dört, ikinci kocası İbrahim’den beş çocuğu olmuş. İşte Dursun Ali bunların en küçüğü. Genç Asiye yeni evinde yaşlı kaynanası Hatice ve kayınpederi İbrahim ile yaşamak durumunda kalmış. Kocası Dursun Ali, sevdiği hatuna sahip olduktan kısa bir süre sonra İzmir’e gurbete çıkıp hayatına kaldığı yerden devam etmiş. Asiye, çilekeş her Hemşin kadını gibi tarla, ahır, ev üçgeninde mekik dokurken nihayet 1955 senesinde ilk çocuğu Afet dünyaya gelmiş. Peşi sıra ikinci çocuk olan Nazif doğunca, erkek çocuk sahibi olamayan bazı görümcelerinin hışmına uğramış. Doğum sonrası bebeğin eşinin (plasentasının) kasıtlı bir şekilde bir ırmağa atılması ile garip bazı olaylar hasıl olmuş. Asiye, doğum sonrası bir türlü kendine gelememiş, aksine gittikçe kötüleşmiş ve uzun sürecek bir komaya dalmış.
Üç gün, beş gün derken koma hali bir ayı bulmuş. Artık bu genç anneden umut kesilmiş, defnedileceği mezar dahi kazılıp hazır hale getirilmiş. İzmir’deki kocasına acil gelmesi için haber salınmış. Bir taraftan da babasına kızını son kez görmesi için haber gönderilmiş. Gururlu baba kızının durumuna rağmen gelmeyi reddetmiş. Bu sefer Tecinalı Hafız Efendi’yi aracı koymuşlar. Ustaoğlu İbrahim Efendi nihayet gördüğü rüya ile kızının isteyerek kaçmadığını, aksine bir nevi kaçırıldığını anlamış, bunun üzerine kızının yanına gitmeye karar vermiş. Koma halinin kırkıncı günü babası kızıyla vedalaşmak, Hafız Efendi ise Kur’an okumak için birlikte hasta evine gelmişler.

Asiye Hala’nın sırrını bilen Tecinalı Hafız Efendi
İbrahim Efendi, Hafız Efendi ve Asiye’nin kocası Dursun Ali hastanın odasına girmişler. İbrahim Efendi, kızını solgun ve bezgin yatakta görünce içi burkulmuş, bunca zamandır kızına tavır yapmış olmanın verdiği azap ile başlamış ağlamaya. Kızının büzüşmüş elini almış avucuna, ondan kendini affetmesini, hakkını helal etmesini istemiş. O esnada odanın sürgülü penceresi fizik kurallarına aykırı bir şekilde yukarı yöne doğru kendi kendine açılmış, hemen peşi sıra Asiye gözlerini açmış. Bu mucize karşısında Dursun Ali oldukça korkmuş, adeta dili tutulmuş, durumdaki garipliği sezen Hafız Efendi de onu hemen dışarı çıkarmış. Diğer üçü odada yaklaşık bir saat kadar kalıp konuşmuşlar. Asiye iyiden iyiye kendine gelmiş, akabinde babası ve annesiyle bol bol hasret gidermişler.

Asiye Hala kucağında bebeği ve kaynanası Başköylü Hatice ile birlikte.
Asiye, bu kırk gün süren koma halinden sonra değişik bir ruh haline bürünmüş. Ondaki bu ahvali sadece babası ve Hafız Efendi idrak edebiliyor, diğer kimseler ise ondaki garip hallerden çekinir olmuşlar. Rüyasında gördüğü veya bir şekilde kendisine malum olan bazı ürkütücü ve ehemmiyetli bilgiler karşısında ne yapacağını bilemediği için hemen baba evine gider, durumu babasına anlatırmış. Adnan Menderes idam edilmeden bir hafta önce bir devlet büyüğünün idam edileceğini önceden bildiği gibi Açaba (Bucak) köyünün komple yanacağını da bir hafta önceden rüyasında görerek babasına haber vermişti. Köyde birinin bir şeyi kaybolsa yerini söylüyor, irili ufaklı olayların faillerini deşifre ediyor, bazı ilginç olaylar önceden içine doğuyordu. Nihayet artık köyde gizli bir iş icra edilemez olmuştu. İlk başlarda sahibi olduğu bu esrarengiz kabiliyeti nasıl kullanacağını bilememiş, bu yüzden de köyünde istenmeyen kadın olmuştu.
Asiye’nin gizli saklı hemen her şeyi biliyor olması köylünün huzurunu iyice kaçırmış, kirli çamaşırlar ortaya çıkmaya başlamış, bunun üzerine bu kadın olsa olsa büyücüdür, falcıdır demeye başlamışlar. En sonunda duyulan rahatsızlık bardağı taşırmış ve kendisini büyücülük yapıyor, fal bakıyor, köyde huzur kalmadı diye karakola şikâyet etmişler. Jandarma ekipleri de köye gelip Asiye’yi tutuklamış, hakkında bir iddianame hazırlanmış ve nihayet mahkemeye çıkartılmış. Duruşmada genç hâkim, kendisine iddiaları sormuş ama Asiye yine soğukkanlı bir tavırla “Oğlum, beni boş ver, ben buradayım, bir yere kaçamam. Sen ivedi evine git, karın yüklüdür ve banyoda düşmüş, kanaması vardır. Acele etmez isen evladını kaybedeceksin.” demiş. Bu durum karşısında sinirlenen Hâkim Bey “Sen benim eşimin hamile olduğunu nereden öğrendin?” diye çıkışmış. Asiye Hala ise “Oğlum, istersen beni de peşine getir, ben yardımcı olurum, eğer karını hastaneye götürürsen karnını kesip çocuğu alacaklar.” diye devam etmiş. Hâkim Bey de asabiyetin yanında şaşkınlık hali de hasıl olmuş, derhal duruşmaya ara vermiş, lojmanı aramak suretiyle eşine ulaşmaya çalışmış. Eşi telefona cevap vermeyince iyice işkillenmiş ve telaş içerisinde lojmana geçmiş. Eşini gerçekten banyoda yerde görünce, hemen mahkemedeki bayan sanığın getirilmesini emretmiş. Asiye Hala kendisine verilen bu imkân sayesinde Hâkim Beyin eşini tedavi etmiş, olayı soğukkanlılıkla kontrolüne almış. Üstelik üç gün boyunca Hâkim Beyin evinde kalmış, hamile kadına refakat edip iyice sıhhate kavuşmasını sağlamış.
Bu sırada Hâkim Bey, Asiye Halayı bol bol dinlemiş, köylünün neden şikâyette bulunduğunu da anlamış. Üstelik kadının sahip olduğu doğaüstü yeteneğin de farkına varmış ve bunun kontrol edilmezse ne kadar tehlikeli olduğunu ona anlatmaya çalışmış. Asiye Halanın önünde diz çökmüş ve ona “Ben yetim büyüdüm, bundan sonra sen de anam yerinesin. Senin sahip olduğun bu özelliği kimse anlamaz, başına devamlı iş açarsın. Ben burada olduğum sürece evelallah bir şey olmaz ama benden sonra seni rahat koymazlar. Bu yüzden bana söz ver ve köylüleri rahatsız edecek işlere girme! Demediğini de o dedi diye üzerine atarlar. Sadece çocukları olmayan ailelere ya da çocuğu yürüyemeyen ve konuşamayan ailelere yardım et, daha doğrusu hastalıkların tedavisi için kullan yeteneğini, yani faydalı işlerle ilgilen sadece. Ben buralardan tayin olsam da bir elim senin üzerinde olacak ama sıkıntılı işlere sakın girme!” diye uzun uzun tembihlemiş.
Hâkim bey bölgede kaldığı sürece Asiye Hala ile olan manevi irtibatını hiç koparmamış, sürekli olarak Şahmerli’ye gelip kendisini sivil olarak ziyaret etmiş. Bununla da yetinmemiş, tayini Ankara’ya çıktıktan sonra da yıllık iznini Rize’de kullanmak suretiyle eşi ve iki çocuğuyla Şahmerli’nin dar patikalarını tırmanıp Asiye Hala’yı devamlı ziyaret etmiş. Asiye Hala da bu Hâkim Beyi kendi çocuklarından ayrı görmemiş, her defasında onu bağrına basmış. Hâkim Beyin Asiye Hala’da etkisi büyük olmuş, ondan sonra kendini zora sokacak alengirli işlere bulaşmamış, aksine geniş bir coğrafyada insanların dertlerini çözen bir şifacıya dönüşmüş. Yıllar sonra bir gece ansızın uyanan Asiye Hala “Gitti Hakimim! Gitti oğlum!” diye basmış feryadı. Ondan sonra Hâkim Bey bir daha ziyarete gelmediği gibi kendisinden haber de alınamamış.

Asiye Hala’nın ailesiyle birlikte
Asiye Hala’nın hayatına müdahil olduğu ilginç şahsiyetlerden biri de Ankaralı mühendis Ertuğrul Şenbay. Asiye’nin büyük oğlu Nazif Trabzon’da Çanevalı hemşerilerinin lokantasında garson olarak çalışırken, mühendis olarak Trabzon’da görev yapan Ertuğrul ile arkadaş olmuşlar. Ertuğrul arkadaşı Nazif’e takılıyormuş, “Beni Rize’ye götür de, dünya gözüyle oraları da görelim.” diye. Bir hafta sonu Nazif arkadaşına “Köye annemi ziyarete gideceğim, istersen seni de götüreyim.” diye teklif etmiş. Yaklaşık bir yıldır evli olan Ertuğrul Bey eşini de alıp düşmüşler Hemşin yollarına. Köye vardıklarında Asiye Hala, sohbet muhabbet arasında Ertuğrul’un eşini konuşturmuş, meğer bu çiftin büyük bir dertleri varmış. Severek evlenmiş olmalarına rağmen bir türlü ilişkiye giremiyorlarmış. Asiye Hala bu güzel çiftin sorununu çözmek için hemen duruma müdahil olmuş, “Yakın bir akrabanızın cenazesi olduğunda bana Nazif ile haber gönderin, cenazeye benim de katılmam lazım” diye tembihlemiş. Epey bir zaman sonra Ertuğrul’un yakın bir arkadaşının babası vefat etmiş, Nazif ile Ertuğrul bir arabayla gelip Asiye Halayı almışlar ve Trabzon’a cenazeye yetiştirmişler. Defin merasiminde durum cenaze sahiplerine izah edilip gerekli müsaadeler alınınca Asiye Hala mezar çukuruna inmiş, orada kefenlenmiş cenazenin baş ve ayak bağını çözmüş, bir şeyler okumuş, sonra da çukurdan çıkmış. Kimse ne olduğunu anlamamış ama Ertuğrul ile eşinin sorunu çözülmüş, daha o gece muratlarına ermişler.

Asiye Hala’nın manevi oğlu olan Ertuğrul Bey ve ailesi
Mühendis Ertuğrul Bey, daha sonra İstanbul’da ayaklarından sakat olup bir türlü yürüyemeyen dayısı için de Asiye Halaya başvurmuş. Zavallı adam ömrü boyunca ayağa kalkabilmek ve yürüyebilmek hülyasıyla nice tedavileri denemiş ama ne sorunu tam anlaşılmış, ne de derdine derman bulabilmiş. Asiye hala dizden aşağısı tutmayan bu biçare adamı muayene edince, İstanbul’da falanca adreste bir kuyu var, beni oraya götürün demiş. Tabii olarak şaşırmışlar lakin dedikleri yerde gerçekten bir kuyu varmış. Asiye hala bu kuyuda büyülü bir muska olduğunu, ayaklarının bu muskayla bağlandığını ve o yüzden yürüyemediğini söylemiş. Açmışlar kuyuyu, dediği muskayı bulmuşlar ve Asiye Hala olayı çözmüş, adam bildiğin kırkından sonra ayaklanmış, birkaç gün sonra da iyiden iyiye yürümeye başlamış. Bu mucize sonrasında adamın ricası üzerine o kuyunun başında Asiye Hala ile hatıra fotoğrafı çektirmişler.

Asiye Hala ile Ertuğrul Beyin ilk kez ayakta durabilen dayısı kuyu başında.
Asiye Halanın bu tip nokta atışı çözümleri dilden dile yayılmış, yörede gittikçe ünlenmiş. Evine gelip gideni, şifa arayanı arttıkça artmış. Ekseri kendisine başvuran kişilerin dertlerini çözüyormuş ama bazen de çözmeyip akıl verdiği oluyormuş. Mesela çocuğu olmayan Tepanlı bir kadına; “Sana çocuk olmaz, eşinin ikinci eş almasını sağla, evini şenlet.” diye akıl vermiş. Kadın “Kocamı çok seviyorum, bile bile nasıl kuma getireyim?” diye itiraz edince, “Merak etme, onun çocuklarını öz evlatların gibi seveceksin, evin şenlenecek” diye ikna etmiş.
Dediği de olmuş.
Asiye Halanın bir zaman sonra o kadar çok geleni gideni olumuş ki, ev işleri küçük kızı Aysel’e kalmış, zavallı kızcağız da bir taraftan ev-tarla işlerini yürütüyor, bir taraftan da “annemi rahat bırakmıyorlar” diye gelenlere içerleniyor. Bazen çok öfkelendiğinde gelen ziyaretçileri “annem yayladadır” deyip geri çevirdiği bile olurmuş. Asiye Hala kendisinde şifa arayan insanlardan katiyen ücret almazmış ama bunu bilen insanlar kendilerini borçlu hissetmemek için mutlaka eli kolu dolu gelirlermiş.
Asiye Halanın ilginç çözümlerinden nasibini alan bir diğer önemli şahsiyet ise Çayeli’de manifaturacı esnafından Rüstem Köse. Rüstem amcanın 4 yaşındaki oğlu ne yazık ki yürüyememekte, hatta ayakta duramamaktadır. Rüstem amca uzun zamandır doktor doktor gezmekte, enva-i çeşit hocanın kapısını çalmakta ancak oğlunun derdine şifa bulamamaktadır. Bu esnada Asiye Halaya sürekli gelip giden Çayelili bekar üç kız kardeş vardır ki bunlardan biri manifatura dükkanında laf lafı açınca Rüstem amcaya çocuğunu Hemşin’deki Asiye’ye getirmesini teklif eder. Artık umudu tükenmiş olan Rüstem amca ilk başta ilgilenmez ise de kızların teşviki ile “bir deneyelim bakalım” demek suretiyle ikna olur. Asiye Hala Çayelili kızların evine misafirliğe gitmiş iken görüşme burada gerçekleşir. Çocuğu bir güzel muayene eder, derdinin tıbbi olmadığını, çocukta “baskınlık” denilen illetin mevcut olduğunu ve bu işi çözebileceğini izah eder ki Rüstem amca haliyle heyecanlanır. Asiye Hala, Rüstem amcadan kırmızı bir ip temin etmesini ister, Rüstem amca şaşırır. Belli ki bu talebi alakasız bulur ama söylene söylene de olsa getirir ipi. Peş peşe üç hafta sonu çocuğun bacaklarını iple bağlar, sonra da ipleri keser. Ne yaptığını sadece kendisi biliyor ama daha ikinci seans sonunda çocuk ayakta durmayı başarır. Üçüncüde ise çocuk bildiğin yürümeye başlar. Bu mucize sonrasında dünyalar Rüstem amcanın olur, sevincinden Asiye Halaya “Sen artık dünya ahret bacımsın!” der ve ölene dek Asiye Halaya kardeşlik yapar, Asiye’nin çocukları da onu öz dayıları olarak bellerler. İlişkileri hiçbir zaman kopmaz, her daim onu ziyaret eder.

Asiye Hala’nın manevi kardeşi olan Çayelili Rüstem Köse ile birlikte
Rüstem amca gerçekten yardıma ve şifaya muhtaç nice kimseleri hayrına Asiye bacısına yönlendirmiş, bunlardan bir tanesi oldukça ilginçtir. Çayelili bir ailenin tek oğlu varmış ve bir türlü torun sahibi olamıyorlarmış. Gelinleri altı kez hamile kalmışsa da hepsi düşükle sonuçlanmış. Kızın kaynanası artık torun sahibi olmak için tek çarenin oğlunu başka bir kızla evlendirmek olduğunu açıkça ifade etmiş. Kocasını çok seven zavallı gelin İstanbul’da türlü tedavileri denemiş, adeta doktor doktor gezmiş ama ne yazık ki derdine şifa bulamamış. Gelinen noktada kaçınılmaz bir şekilde kendisine kuma getirilecek, kız çaresiz bir şekilde buhrana girmiş. Bu kızın derdini bir şekilde duyan Rüstem amca kıza “Gel seni bir de Hemşin’deki bacıma götüreyim, o mutlaka çözecektir ya da en kötü ihtimalle sana kesin bir şey söyleyecektir.” demiş. Bu tip tedavilere pek inanmayan kadıncağız istemeye istemeye gelip Asiye Halanın huzuruna çıkmış. Asiye Hala kadını muayene etmiş, sonra da “41 nikahlıdan çivi isteyeceksiniz, bu çivileri bir demircide birbirine bağlayıp zincir yaptıracaksınız, sonra bir de kupli (kulp) alıp bana getireceksiniz.” demiş. Kızcağız bir şey demeden evden çıkmış, “Bu ne saçmalıyor, perili midir nedir? Çivi toplayacağız da çocuğumuz olacak! Ne işlere kaldık!” deyip derhal uzaklaşmış. Ne Rüstem amca, ne kaynanası ikna edememiş. Tekrar tedavi yollarını denemek üzere İstanbul’da gurbette olan kocasının yanına gitmiş. Durumu kocasına da anlatmış, “Köyde annen ile Hemşin’de bir kadına gittik, çivi toplayacaksınız falan dedi. Ne günlere kaldık, çok darlandım, ben de apar topar geldim.” demiş. İstanbul’daki ilk gece rüyasında Asiye Halayı görmüş. Asiye Hala kollarında iki oğlan bebekle odaya girmiş, bebeklerin birini kadının sağ tarafına, diğerini sol tarafına vermiş. Sonra da “Sen niye dediklerimi yapmadan apar topar gittin?” diye azarlamış. Bu rüyadan etkilenen kadın bir anda karar değiştirerek kocasını da alıp tekrar memlekete dönmüş. İvedi bir şekilde 41 nikâhlıdan çivileri toplamışlar, denilen şekilde halka halka yaptırıp uzun bir zincire dönüştürmüşler ve tekrar Asiye Halanın huzuruna çıkmışlar. Yeniden yanına gelen kadına Asiye Hala “Sen yine niye geldin, hani ben periliydim? Perilerimden korkmuyor musun?” diye takılmış. Karşısında ne derece esrarengiz bir kadın olduğunu anlayan gelin, daha da ürpermiş ama bir o kadar da umutlanmış. Asiye Hala çivilerden oluşan zinciri kadının üzerinden dokuz defa geçirmiş, sonra da beline kemer gibi takmış, kulpu da kilitlemiş ve fazlalık payı göstererek “Karnın şiştikçe zinciri bollaştıracaksın, doğuma kadar bu zinciri çıkarmayacaksın!” diye tembihlemiş. Nihayetinde bu umutsuz çiftin peş peşe iki oğulları olmuş ve saadete ermişler.
Asiye’nin bu efsunlu hayatına rağmen kocası Dursun Ali evliliklerinin başlarında henüz müspet bir yola baş koymamış, gurbette doğru dürüst dikiş tutturamadığı gibi memlekete geldiğinde de sağda solda tulum çalıyor, karısının tepkisini çekiyormuş. Bir gün Asiye Hala; “Bari Cuma akşamı tulum çalma, evimizin arkası mezarlık, tüm şehitler, ölüler ziyaret ediyorlar.” diye iyice çıkışmış. Dursun Ali hala işin gırgırında, karısını dinlemek bir yana, gitmiş akşam akşam mezarlığa doğru su dökünmüş. O esnada Dursun Ali’ye bir şey olmuş, kendi beyanına göre yüzüne iki tane sağlam şamar yemiş. Korkuyla eve kaçmış, kabahatini bildiği için karısına da bir şey diyememiş, o şekilde yatmış. Sabah kalkınca yüzüne felç vurduğu anlaşılmış, ağzı gözü bildiğin yamulmuş. Asiye Hala, hak etti diye ilk başta oralı olmamış. Dursun Ali de gurur yapıp bir şey dememiş, aksine apar topar İzmir’e yürümüş. Orada Halalı bir arkadaşının tavsiyesiyle başka bir hocaya başvurmuş. O hoca da gizemli bir şekilde “Sen karının lafını niye dinlemiyorsun? Şimdi seni bu şekilde bırakayım mı?” gibilerden azarı basınca Dursun Ali artık yolun sonuna gelmiş, büyük bir pişmanlıkla “Tamam hocam, bundan sonra kumarı da bırakacağım, karımın lafını da dinleyeceğim, namaza da başlayacağım.” diye tövbe etmiş. Hoca da kendine göre bir yöntemle Dursun Ali’nin yüzünü tedavi etmiş. Dursun Ali de o gündür bu gündür tüm kötü alışkanlıklarını terk etmiş.

Asiye Hala kızı Aysel ve oğlu Nezir ile birlikte.
Asiye Hala kocası öldükten sonra küçük kızı Aysel ile yaşamaya başlamış. Ünü ve mucizevi yeteneği dilden dile yayıldıkça, geleni gideni iyice artmış. Köylü de artık Asiye Haladan bir zarar gelmeyeceğini anladığında her derde düştüklerinde onun kapısını çalar olmuşlar. Çünkü Asiye Hala sahip olduğu ruhani yeteneklerin dışında ebelikten eski usul kocakarı ilaçlarına kadar envai çeşit; işte bir nevi halk hekimi gibi çözümler üretiyormuş. Ancak yaşı ilerledikçe kendi sağlık sorunları baş göstermiş, küçük kızı Aysel de evlenince artık kızının yanına yani Hemşin merkeze taşınmış ve artık burada bu tip tedavilerine bir son vermek durumunda kalmış. Ölene dek kızı ve damadıyla yaşayan Asiye Hala son yıllarında hiçbir hasta veya dertli kabul etmese de geçmişteki tedavilerinden minnet duyan ziyaretçileri hiç eksik olmamış.
![]() |
![]() |
![]() |
Asiye Hala’nın bastonu, tesbihi ve tülbenti

Asiye Halanın okuduğu tek kitap: Kur’an-ı Kerim. Okurken en son kaldığı sayfalar açık.

Asiye Hala
Asiye Halanın sahip olduğu doğa üstü yetenekleri İslam felsefesinde Havas İlmi olarak adlandırılmakta olup, işin ilginç boyutu kendisinin Kur’an-ı Kerim dışında herhangi bir kitaba sahip olmaması ve herhangi birinden bu yöntemleri bizatihi öğrenmemiş olması idi. Benzer yeteneklere sahip nice hoca bu teknikleri yazma bir kitaptan veya başka bir hocadan “el almak” suretiyle öğrenirken; Asiye Halanın ömrü boyunca her iki yönteme başvurma fırsatı dahi olmamıştı. Belki de onun en büyük mucizesi komada kaldığı 40 günde bu yeteneğin Allah tarafından ona bahşedilmesindeydi.
Ömrü boyunca geniş bir coğrafyada nice evliyi barıştıran, onlarca çocuğun yürümesini sağlayan, çocuk sahibi olamayan çiftlere derman olan, nice doğumun ebeliğini yapan ve hastaları tedavi eden Asiye Hala, Hemşin halk kültüründe bir döneme damga vurmuştur.
Allah ruhuna rahmetiyle muamele eylesin.
KALİF DERGİSİ 3. SAYI SAYFA:70



