HEMŞİN SOHBETLERİ - OSMANLIYA KADAR BÖLGE TARİHİ  Prof. Dr. İbrahim TELLİOĞLU

HEMŞİN SOHBETLERİ - OSMANLIYA KADAR BÖLGE TARİHİ Prof. Dr. İbrahim TELLİOĞLU

HEMŞİN SOHBETLERİ

Prof. Dr. İbrahim TELLİOĞLU- Doğu Karadeniz’de Kıpçaklar


Deşifre Firdevs Subay 

Prof. Dr. İbrahim TELLİOĞLU

15.04.1972’de Samsun’da doğdu.
İlk ve Orta öğrenimini Samsun’da, Üniversitesi tahsilini Fırat Üniversitesi’nde tamamladı.
2002 yılında İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı’nda Osmanlı Hâkimiyetine Kadar Doğu Karadeniz Bölgesinde Türkler konulu tezini tamamlayarak bilim doktoru unvanı aldı.
2006’da Genel Türk Tarihi bilim alanında doçent olan, 2011’de aynı anabilim dalında profesör kadrosuna atanan İbrahim TELLİOĞLU, hâlen Ondokuz Mayıs Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Tarih Bölümü’nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır.
Genel Türk Tarihi uzmanı olan Tellioğlu aynı zamanda 2018’den beri Türk Tarih Kurumu Bilim Kurulu Üyesidir

Kitapları

1- Osmanlı Hâkimiyetine Kadar Doğu Karadeniz’de Türkler, Trabzon 2006.

2- XI-XIII. Yüzyıllarda Türk-Gürcü İlişkileri, Trabzon 2009.

3- Komnenosların Karadeniz Hakimiyeti Trabzon Rum Devleti (1204-1461), Trabzon 2009.

4- İlk Çağdan Osmanlılara Samsun, Samsun 2013.

5- Türk-Ermeni İlişkileri ve 1915 Olayları, Trabzon 2015.

6- Tarih Boyunca Karadeniz, Trabzon 2015.

7- Orta Çağda Türkler Ermeniler Gürcüler, İstanbul 2019.

8- Fethedilenlerin Gözüyle Anadolu’nun Fethi, İstanbul 2020.

9- Doğu Karadeniz Tarihi ve Kültürel Doku, İstanbul 2023.

 

“Doğu Karadeniz Kıpçakları bölgenin tarihinde en derin iz bırakan toplulukların başında gelir. XII. yüzyılın sonlarında Gürcistan’dan yöreye göç eden Kıpçaklar, Artvin-Trabzon arasındaki Hristiyanlar arasında askerî bakımdan en güçlü unsur olmuşlardır. XIII. yüzyılın sonlarından itibaren Komnenoslarla işbirliği yaparak bölgenin Müslümanlara karşı savunmasında aktif olarak yer almışlardır. Bunun karşılığında Trabzon’a güneyden ulaşan bütün stratejik mevkiler Kıpçaklara verilmiştir. Bölgede Kıpçak ismi taşıyan yerleşim birimleri bu hatları tarif eder mahiyettedir. Yerleştikleri alanlardaki Hıristiyanların büyük kısmını oluşturdukları Rum kaynaklarından anlaşılmaktadır. Osmanlı dönemiyle birlikte büyük kısmı İslamiyet’i benimsemişlerdir. Günümüze kadar aynı yerlerde varlıklarını devam ettirmişlerdir. Bugün Doğu Karadeniz bölgesinin antropolojik, kültürel ve filolojik dokusundaki etkileri oldukça fazladır.” İbrahim Tellioğlu (Prof. Dr. Ondokuz Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, SAMSUN. telliogluibrahim@gmail.com /Karadeniz Araştırmaları • Kış 2015 • Sayı 48 • s.59-78)

 Göç kavramı hakkında genel bir bilgi paylaşabilir misiniz?

“Karadeniz bölgesine yapılan göçler, buraya yerleşen toplumlar ve Türkler oldukça detaylı bir konudur ve hatta sıkıntılı bir meseledir ama ortaya konulan verilere göre de tartışılabilecek bir meseledir.”
İnsanlar, Hazreti Âdem'den günümüze farklı yerlerde yaşadılar. Herkes daha güzel daha iyi kendi hayat tarzını daha uygun bir yaşam tarzı yaşam yeri aradı. Tarımla geçinen insanların yaşayabileceği yerleşim yeri farklıdır. Hayvancılıkla geçinen insanların yaşayabileceği yerleşim yeri farklıdır. Aynı şekilde konargöçer insanların yaşayabileceği yer ile yerleşiklerin yaşayacağı yer farklıdır. Şimdi bu yaşam yeri tercihleri insanları dünyanın bir yerinden alıp diğer yerine götürebilir. Bunun dışında iç baskılar dış baskılar ekonomik sebepler coğrafi sebepler insanların yerini yurdunu bırakıp bir başka yere gitmesine de yol açar. Bir bakın insanların ilk yerleştiği yerlere, hep büyük su kenarlarındaki havzalara yerleşmişlerdir. Mesela, Ganj ve İndus vadilerinde eski Hint uygarlığı ortaya çıkmıştır. Fırat-Dicle vadilerinde Sümer uygarlığı ortaya çıkmıştır. Nil vadisinde Mısır uygarlığı ortaya çıkmıştır. Kızılırmak vadisinde Hitit uygarlığı ortaya çıkmıştır.
Hiçbir insan su kaynağını bırakıp da daha zor bir şekilde elde edilecek bir yere gitmez. Bu insanın doğasında vardır. Ancak bütün insanlar tarıma dayalı olarak geçinmiyorlardı. Bazıları hayvancılık esasında geçinip kendileri yetecek kadar da tarımsal ürünler yapıyorlardı, yetiştiriyorlardı. Hayvancılıkla geçinen insanların tarımla geçinen insanlardan daha farklı bir yerleşim yerine ihtiyaçları vardı. Geniş otlakları, temiz su kaynakları, havalar ısındığı zaman hayvanlarını yüksek yerlere götürebileceği yaylaları, kış geldiği zaman hayvanlarını saklayabilecekleri kışlakları olacak. Bu saydığımız esaslar yerleşme şekillerini belirleyen faktörlerdir. Karadeniz Bölgesi’ne de tarih boyunca pek çok millet yerleşmiştir.

Doğu Karadeniz’e yapılan göçler hakkında neler söylemek istersiniz?

Karadeniz Bölgesi hakkında yapılan arkeolojik çalışmalara bakarsanız tarih öncesi dönemden itibaren yerleşime açılmış bir bölge olduğunu görürsünüz. Karadeniz Bölgesinin hemen hemen her yerinde tarih öncesi dönemden itibaren insanların yaşadığı biliniyor. Tarih döneminde ise en eski olarak Orta Karadeniz bölgesinde yaşayan Gaşka’lar vardı. O zamanlardan günümüze Karadeniz Bölgesi pek çok topluma pek çok kültüre ev sahipliği yapmıştı. İşte Türkler de bu topluluklardan birisi olmuştur.
Karadeniz Bölgesi ile ilgi yapılan çalışmalar 19. yüzyılın başlarında Avrupa’da başladı. 1827 yayınlanan Jakob Philip Fallmerayer'in Trabzon İmparatorluğunun Tarihi isimli bir eseri vardır. Avrupa’da Karadeniz tarihi hakkında yazılan ilk müstakil değer kabul edilir. O sıralarda Avrupa’da yükselen Helen hayranlığı sebebiyle Karadeniz tarih araştırmaları ilgi çekmeye başlamıştı. O zamandan günümüze pek çok eser yazılmıştır. Bu eserlerden tekrarlanan bir tarih görüşü vardır: Karadeniz’de en eski kültür ve medeniyet izlerinin koloniciler ile birlikte başladığı, gerek Batı Anadolulu gerekte Yunanlı kolonicilerin buralarda şehirler kurmasıyla birlikte Karadeniz bölgesinin iskâna açıldığı gibi bir tarih yargısı ortaya konuluyor. Bu o kadar sıkça tekrarlandı ki insanlar hiç bunu sorgulamadan gerçek olup olmadığını araştırmadan kabul ettiler. Bugün bile ortaya çıkan arkeolojik verileri göz ardında tutarak bir tarih inşa ettiler. Öyle bir külliyat ortaya çıktı ki yüzlerce cilt kitapta sanki bunlar tekrarlanınca doğruymuş gibi bir tarih algısı ortaya çıkmaya başladı. Bugün bile hâlâ bizim şehirlerimizin belediyelerinin ya da valiliklerinin resmi sitelerine bir bakın aynı tarih görüşlerinin orada da olduğunu görürsünüz. Oysaki özellikle arkeolojik çalışmalar gelişmeye başlayınca gerçeklerin böyle olmadığı ortaya çıktı. Koloniciler gelmeden önce Karadeniz Bölgesinde yaşayan insanların en eski tabakasında aslında biraz önce bahsettiğim o tarih öncesi döneminde yaşayan insanlar geliyor. Bunlar kim? Bunların kimliklerinin çok fazla anlayabilmemiz mümkün değil. Bazılarının Hint Avrupai topluluklar olduğu söyleniyor. Bazıların İrani toplulukları olduğunu söyleniyor. Ondan sonraki dönemlerde tarih zamanlarına geldiğinizde Doğu Karadeniz bölgesinde Orta Karadeniz bölgesinde çeşitli devletlerin hâkimiyeti var. Mesela Hititler; biliyorsunuz bunlar çok büyük bir uygarlık kurmuş ama  bugünkü Vezirköprü hattına kadar geliyorlar yani Canik dağları bölgesine kadar geliyorlar ve orada ileri gitmiyorlar. Zira orada Gaşka isimli bir topluluk var ve Hititler oraya kuzey ülke diyorlar. Gaşkalar bu bölgeden çekilmeye başladıktan sonra milattan önce 8. yüzyılda bölge yeni bir göç dalgasıyla karşılaşıyor. Önce Kimmer isimli bir topluluk geliyor. Kafkasya'dan güneye inerek Doğu Anadolu’ya oradan İç Anadolu'ya geliyorlar. İç Anadolu'ya geldikten sonra bazı Kimmer toplulukları kuzeye doğru yayılmaya başlıyor. Tarihçiler bu Kimmerlerin kim olduğunu uzun süre sorgulamışlar. En son günümüzde ele geçen bilgi ve belgeler ile Kimmerlerin Orta Asyalı bir topluluk olduğu anlaşıldı. Taner Tarhan, Kimmerler’le ilgili çalışmasıyla birlikte onların Türklerin öncülerinden birisi olduğu anlaşıldı. Bu çalışmasında Kimmer arkeolojisi üstüne çok önemli bilgi ve belgeler paylaşılmıştı. Kimmerler milattan önce 7. yüzyılda burada var. Bütün Karadeniz sahiline geçiyorlar, bunu Yunan kaynaklarından öğreniyoruz. Onlardan sonra Kimmerleri takip ederek Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen ikinci bir topluluk var; İskitler. İskitler, Karadeniz bölgesindeki Kimmerleri kuzeye Kırım bölgesine sürüyorlar ve onların boşalttığı yerlere yerleşiyorlar. Yunan kaynaklarına göre Sinop'tan Batum’a kadar olan yere bütün Karadeniz sahili İskitlerin hâkimiyetine gidiyor. İskitler’in kim olduğunu bugün dünya artık çok fazla tartışmıyor. Pek çok yerde artık İskitlerin Türk olduğunu kabul ediliyor. Çünkü özellikle Kırım ve çevresinde İskitlere ait buluntular Hunlar ya da Göktürklere ait buluntularla hemen hemen hatta bire bir aynıdır diyebiliyoruz.
İskitler milattan önce 665 yılından itibaren Karadeniz bölgesine Çoruh havzasına yayılmaya başlıyorlar. Buradaki İskit hakimiyeti çok daha uzun süreli oluyor. O sırada Kimmerler de kuzeye çıkmışlar, Kırım’dalar.  Hatta o zamanki Kerç Boğazına adı eski çağda Kimmerius Boğazı yani Kimmer ismi verilmiş. Hatta Rize’de Kimer Dağı var daha sonra Kemer adını almış ama buranın eski adını Kimer olduğu söylenir. 
Kimmer ve İskitlerin Karadeniz bölgesindeki hakimiyeti neden önemli? Bu iki topluluk da Orta Asyalı. Tarih döneminde Karadeniz bölgesinin ikinci ve üçüncü yerleşimcileri olmuşlar. İşte, İskit hakimiyeti sırasında Karadeniz Bölgesine Batı Anadolu’dan gelen Miletoslar ticaret kolonileri kurmaya başlamışlar ve böylece İskit hakimiyeti devam ederken buraya 4. bir grup gelmiştir. Koloniciler… Kimmerler ve İskitler buraya yerleşmek için gelmiş buraya yurt tutmak için gelmişti ancak bu koloniciler buraya ticaret yapmak için geliyor.
Şimdi bu çok çok önemli bir konudur. Çok uzun zamandır Karadeniz Bölgesinde ne bir yüzey araştırması yapıldı ne bir kazı çalışması yapıldı. Fakat bazen tesadüflerle ile bazen yüzey araştırmalarıyla öyle şeyler bulundu ki mesela Samsun’un Salı Pazarı ilçesinde bir fındık tarlasında defineciler orada kayalar üzerinde işaretler görüyorlar. O işaretleri takip ediyorlar araştırıyorlar soruyorlar bir şey bulamayınca jandarmaya haber ediyorlar burada işaretli taşlar var diyorlar. Müzeden arkeologlar gidiyor bakıyorlar ki taşların üzerinde tamamen Türklere ait motifler var.  Yaban keçisi motifi var. Bakın, dünyada bir kaya üzerinde yaban keçisi resmi görüldüğünde hiç başka bir şeye bakılmaz çünkü bu Türklere aittir.  Çünkü dağa taşa bu motifi yapan sadece Türklerdir. Aynı kayanın üzerinde günahsız bir insanın Tanrıya ulaştığını gösteren bir resim vardır. Tesadüfen ortaya çıktı. Bunun benzeri Ordu Mesudiye’de ortaya çıktı. Ayrıca bunun benzeri Artvin'de de ortaya çıktı. Bunlar aynı resimler. Rahmetli Servet Somuncuoğlu’nun Taştaki Türkler diye muhteşem bir eseri vardır. Bu eserde Sibirya, Macaristan, Kazakistan, Kırgızistan gibi Türk yurtlarındaki kaya resimlerinin Ordu, Samsun,  Artvin gibi yerlerdeki resimlerin aynısı olduğu göründü. İşte siz bunlara Ardahan'da da rastlarsınız, Kars’ta, Erzurum’da, Ankara’da da karşılaşırsınız ama ben bizim bölge için söylüyorum. Benim doktora çalışmam Osmanlı Hakimiyetine Kadar Doğu Karadeniz’de Türkler idi. Bu eseri 2002’de hazırlamıştım. İlk kısımda Ermeni ve Yunan kaynaklarından faydalanarak Karadeniz bölgesindeki İskit varlığımı anlatmıştık. O zaman bahsettiğim arkeolojik buluntular ortaya çıkmamıştı ama aradan 20 yıl geçince bu arkeolojik buluntular Yunan kaynaklarındaki bilgileri destekledi. Arkeoloji ile bizim tarih bilgilerimiz ete kemiğe büründü ve somutlaştı. Benim iddiam şudur; Canik ve Doğu Karadeniz sıra dağların denize ve güneye bakan yamaçlarında İskitler ile ilgili bundan sonra çokça malzeme çıkacak. Bazen tesadüfle bazen yüzey araştırılması ile. 
İskit hakimiyeti sırasında bölgeye Miletoslu koloniciler geliyor. Ondan sonra burada İskit adı duyulmaz oluyor. Fakat Ksenophon’un Anabis isimli meşhur bir eseri vardır. M.Ö. 401 yılında Persler ile savaşan Yunanlılar savaşı kaybediyorlar. Geriye dönerken de Persler dönüş yollarını kesmiş bugünkü Çoruh nehrini takip edip kuzeyi çıkıyorlar ve oradan sahilden bir kısmı gemilerle, büyük bir kısmı da yaya olarak Yunanistan'a geri dönüyorlar. Kafilede yer alan Ksenophon bu eserinde Karadeniz bölgesinde Yunanca bilmeyen Grekçe bilmeyen pek çok insanın varlığından bahsediyorlar. Peki kim bunlar? Grekçe bilmiyorlar ama orada yaşıyorlar. Bizim bildiğimiz bu toplumun büyük kısmı İskitlerdir. Artık İskit adıyla anılmazlar bunlar başka bir isme dönüşmüş. Daha sonra bölgede Yunanlılığı çağrıştıran bazı topluluklar hâkim oluyor. Helenistik dönem var Karadeniz Bölgesinde.  Makedonyalı İskender hâkimiyeti var. Makedonyalı İskender öldükten sonra onun valilerinden Mithridates ailesi hâkim oluyor ki bu aile İranlıdır. Fakat bunların kurduğu krallığa Avrupalılar tarafından Pontus krallığı denmiştir. Pontus kelime anlamı olarak deniz kenarında yer demektir. Bunlar sahile hâkim olduğu için Pontus krallığı deniliyor bunlara. Miladın başlarında Pontus krallığından Romalılar alıyor burayı. Roma İmparatorluğunun ikiye bölünmesinden sonra Doğru Romalılar yani Bizans olarak bilinen topluluk hâkim oluyor. Doğru Romalılar zamanda Karadeniz bölgesinde yerleştirilen bazı topluluklar var. Yerleştirilen diyorum yerleşen demiyorum. Yerleştirilen özellikle altını çiziyorum. Mesela Bulgarlar 530 yılında İranlılara karşı Trabzon'un güneyine yerleştiriliyorlar. Bu arada şunu eklemek istiyorum, atlamamak adına.  İskender, Kafkasları fethetmek üzere bölgeye gittiğinde, M.Ö. 336 yılında Çoruh Nehrinden Tiflis’e kadar olan yerde Kıpçaklarla karşılaşmıştır deniliyor. Kim diyor bunu, Gürcü kaynakları diyor. Biz meslektaşlarımızla da bunu tartışıyoruz burada olabilir mi o dönemde Kıpçak adı ortada yoktu da deniliyor ama kaynakta ki ifade çok açık Kıpçaklar vardı diyor. Ve İskender çok uzun süre bunlarla mücadele etti. Malazgirt savaşından sonra Karadeniz bölgesinin pek çok yerinde bu dağların hemen güneyi Türklerin eline geçti. Türkler sahile çıkmakta biraz acele etmiyorlar çünkü hayvancılıkla geçiniyorlar. Binlerce koyunları var. Rize’de Trabzon'daki Samsun'daki dar kıyı şeridinde ne yapacaklar bu hayvanlarla? Nasıl geçinebilirler? Geçinemezler. Nemi sevmiyorlar. Onlar nemsiz, yeri kuru iklimi istiyorlar. Hava kuru olacak ve çok sıcak olmayacak. 12-15 derece en çok sevdikleri sıcaktı.
Osmanlı zamanında bile Trabzon fethedildikten sonra Konya'dan Türkmenleri bölgeye getiriyorlar. 10 sene sonra bunları kaydetmeye gidiyorlar. Bakıyorlar ki Sürmene’den Gümüşhane'ye kaçmışlar.  Dağlar arkasına gitmişler. Niye? Biz orada yaşayamayız çok rutubet burası diyorlar.
Karadeniz bölgesi ile ilgili eserlerin pek çoğunda Karadeniz bölgesindeki Türk varlığı Osmanlı hakimiyeti ile birlikte başlatılır. Bu tarih görüşü gerçeği yansıtmaz. Osmanlılara kadar pek çok Türk topluluğu çeşitli sebeplerden bölgeye gelmiş, bazıları varlığını Osmanlı döneminde de sürdürmüş, bir kısmı başka yere gitmiş ya da asimile olmuş ama bir şekilde Osmanlılardan çok uzun zaman önce Türkler buraya gelmiş yerleşmiş. Osmanlılardan mesela 400 yıl Türk hakimiyetinde olan yerler var. Bayburt, Gümüşhane, Tokat, Amasya gibi. Yani dağların ardındaki kısım. Kelkit Vadisi, Malazgirt savaşından hemen sonra Türklerin eline geçmiş ve hiç çıkmamış. Çok önemli bir yer çünkü. 

Doğu Karadeniz’de Kıpçaklar kimdir? Anadolu’ya girişleri nasıl olmuştur?

“Doğu Karadeniz bölgesine Kıpçak yerleşimi üç aşamalı olarak gerçekleşmiştir. Birinci aşamada Gürcistan’a göç eden ve Selçukluları ülkeden çıkarılmasına yardım eden Kıpçakların bir kısmı Selçuklu sınırına yerleştirilmişti. Gürcü tarihlerinde yazılanlara bakılırsa 1118 tarihinde ülkeye gelen Kıpçakların bir kısmı Haziran 1124’te Çoruh vadisi, Oltu ve Pasin-İspir arasındaki Türkmenleri bölgeden çıkararak buraları yurt tutmuştu (BROSSET M. (2003). Gürcistan Tarihi (nşr. H. D. Andreasyan-E. Merçil), Ankara: TTK Yayınları. S.326)”
Kıpçaklar Türk tarihinde farklılık arz eden bir toplumdur. Türkler içerisinde sarışın mavi gözlü beyaz teni bir toplum olmalarından dolayı Kıpçaklar farklılık kazanıyorlar. Kıpçakların anayurdu Orta Asya’dır. Tarih boyunca beş ana kolda yaşamışlardır. Tuna’da Karadeniz’in kuzeyi, Mısır, Hindistan gibi farklı yerlerde yaşamışlardır. Anadolu’daki Kıpçaklar çok fazla bilinmiyor. Anadolu’da daha çok Oğuzlar var.
Kıpçaklar pek çok milletin tarihinde çok büyük yer edinmişlerdir. Mesela, Mısır’a gidiyorlar Mısır’da Memlük Devletinin kurulmasında çok büyük önemi var ve tam merkezindedirler. Macar Krallığı Orta Avrupa’da tutunamıyor, Kıpçaklar yardım ediyor ve Macar Krallığını tarihin zirvesine çıkarıyorlar. Karadeniz’in kuzeyine, İslam coğrafyacıları 14, 15 ve 16. yüzyıllarda Kıpçak Bozkırı diyorlar. Savaşçılıklarıyla Türkler hem diğer topluluklar arasında çok iyi tanınan bir topluluktur.
Kuman ve Kıpçak aynı isimdir. Kıpçak Türkçe olanıdır. Kuman ismini Bizans kaynaklarında görüyoruz. Kuman anlam itibariyle sarışın demektir. Bunlardan Bizans kaynakları çokça bahsettiği için Kuman adı daha yaygın hale geliyor.  Kıpçaklar savaşçı özellikleri ile gittikleri her yerde çok etkili oluyorlar. Mesela Bizans İmparatorluğu da zaman zaman onlardan destek alıyorlar.
Karadeniz’e gelen Kıpçakların hikâyesine gelince; Selçuklular 1064’te Gürcistan’ı hâkimiyet altına alıyorlar. 50 yıldan fazla bir süre Gürcistan Selçuklu hâkimiyetinde kalıyor. Gürcistan’da 1090’lı yıllarda başa geçen bir hükümdar var, Kral David. O ülkesini Selçuklu hâkimiyetinden kurtarmak istiyor ama elindeki asker gücü buna yetecek derecede değildi. O sırada Gürcistan’ın kuzeyinde Kıpçaklar var ve bu Kıpçaklar da Ruslar tarafından sıkıştırılmaya başlanmıştı. Rus Knezlikleri bir araya gelerek Kıpçakları sıkıştırmışlar ve onları dar bir alanda yaşamaya zorlanmışlardı. Oradaki Kıpçakların lideri olan Atrak (sarışın demektir) Gürcü kralının kayınpederidir. David onlara bir teklifte bulunur: “Siz orada Ruslar tarafından sıkıştırılıyorsunuz biz de burada Selçuklu hakimiyeti altındayız. Gelin burada beraber yaşayalım ve bu hakimiyetten kurtulalım.” Atrak’ta bunu kabul ediyor ve 1118’de 45 bin ailelik bir Kıpçak grubu Derbent geçidinden geçerek Gürcistan’a geliyor. Bu gurubun 200 ile 300 bin arasında bir nüfusa denk geldiği söyleniyor. Kral David bunları önce Selçuklu sınırı olan Oltu, Artvin, Ahıska taraflarına yerleştiriyor. Aradaki anlaşmaya göre bu 45 bin aileye yerleşebilecekleri yurt verilecek ve onlarda bunun karşılığında her aileden bir tam teçhizatlı askeri Gürcü kralın emrine verecekti. Böylece Gürcü kralı ihtiyaç duyduğu askere, Kıpçaklar da ihtiyaç duydukları yurda kavuşmuş oldu. Bu sırada Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah ölmüş, Selçuklular da büyük bir taht kavgası çıkmıştı. Gürcü Kralı bunu fırsat bulup Kıpçakların desteğiyle ülkesindeki Selçuklu askerlerine saldırmış ve üç yılda bunları Gürcistan’dan kovmuştur. Bu durum Irak Selçuklu Sultanına ulaşınca, Gürcistan’a sefer düzenleme kararı alıyor. 1121 tarihinde Didgori Savaşı oluyor. Bizim Türk ordusunu yöneten kişi de İlgazi Bey’dir. Gürcüler galip geliyor ve ülkedeki Selçuklu hakimiyeti sona eriyor. Bu zaferi o zamandan bugüne bir bayram olarak kutlarlar.
Kıpçaklar, Kral David döneminde askeri olarak önemli bir yerdedir. Kral Giorgi döneminde ise çok daha üst düzey görevlere geliyorlar. Gürcü ordusunun başkomutanı Kubasar isminde bir Kıpçak beyi. Gürcü hazinesi Kutlu Arslan diye bir Kıpçak’a emanet edilmiş. Hem ordu hem hazine Kıpçak’lara emanet ediliyor. Giorgi hayattayken kızı Tamara’yı başa geçiriyor. Gürcü soyluları ile Tamara arasında bir anlaşma yapılıyor. Gürcü soyluları, Kıpçakların görevden almasını istiyorlar ve eğer yaparsa kendisine büyük bir sadakatle hizmet edeceklerini söylüyorlar. Tamara da kabul ediyor ve Kıpçakları görevden alıyor. Bunlara bağlı olan grup 13. yüzyılın başlarından itibaren Gürcistan’ı terk ederek batıya doğru hareket ediyorlar. O zaman Anadolu sınırında zaten Kıpçaklar vardı. Bu göç eden grup daha batıya, Artvin’in batısı ile Rize-Trabzon arasındaki vadilere yerleşiyorlar. O dönemin kaynaklarından bu göç hakkında bilgi alamıyoruz. Rize tarihinin en büyük sıkıntılarından birisi bu. Trabzon’un doğusu tarihçiler için kör nokta. Bizans için çok uç bir nokta orası. Bizans tarihçileri için Trabzon’dan ötesi çok gözükmüyor. Gürcü tarihçiler de Artvin’den sonrasına ilgi göstermiyor. Biz bundan nasıl haberdar olacağız? Bir süre sonra bakıyorsunuz o bölgede ne Rumca ne Gürcüce konuşan başka bir toplum ortaya çıkıyor. Çünkü her ikisi de o topluluklarla işbirliği yapmak istiyor. Doğu Karadeniz Kıpçakları dediğimiz grup Gürcistan üzerinden bu bölgeye gelen gruptur. Güneyden Doğu Karadeniz dağları arasındaki geçitleri aşarak Trabzon-Artvin arasındaki vadilere yayılıyorlar.

Kıpçaklar Karadeniz’e geldikleri zaman inanç konusunda ki durumları nedir?

Bunlar Gürcistan’da Hıristiyan oluyorlar. Yerleşik hayata geçme ve din değiştirme olağan bir durumdur. Kıpçaklar burada bir kuşakta Hıristiyanlaştı ve asimile olmaya başladılar. Eğer siz Hıristiyan olup da Gürcü kilisesine bağlanırsanız Gürcüce öğrenmeye başlıyorsunuz. Çünkü ibadet dili Gürcücedir. Buna tek itiraz edenler Anadolu’daki Karamanlı Türkleri ve Balkanlarda Gök Oğuzlar yani Gagauzlardır,  her iki grup da kendi dillerinde ibadet etmişler ve böylece kimliklerini korumuşlardır. Gürcistan’da Hıristiyan olanlar bir kuşak sonra asimile olmaya başladı. Onlardan biraz daha güneye gidenler oldu, Ermenilerle iç içe yaşamaya başladılar ve Ermeni kilisesine bağlandılar. Bugün Ermenice içerisinde Ermeni Kıpçakçası diye bir ağız var. Bunlar Gregoryen Kıpçaklarıdır. Kıpçaklar Karadeniz’e geldikleri zaman Hristiyan’dır.

Hemşin’de yaşamış insanları toplulukları anlatırken bu bölgede yaşayan Türk topluluklarından Müslüman, Hıristiyan gruplardan bahsedilir. Hıristiyanların niteliği ile ilgili de bir sıkıntı vardır. Dinen mi ırken mi Ermeni meselesi ortaya çıkmaktadır? Hemşin bölgesindeki insanların Ermeni dedikleri daha ziyade bu Kıpçaklardır diye mi anlıyoruz?

Karadeniz bölgesindeki Osmanlı kayıtlarında Ortodoks Hıristiyanlarını iyi nitelememiz lazım. Oradaki Ortodoksluk bir ırka mı atıftır bir mezhebe mi atıftır… bu konu hakkında bazı örnekler vereceğim; Osmanlılardan önce Maçka ve çevresinde yaşayan Hıristiyanlar vardı ve Osmanlı’dan sonrada da burada yaşamaya devam ettiler. Hıristiyanların kayıtlarının tutulduğu bir manastır vardı. Vazelon Manastırı (Sümela’dan daha da görkemli bir manastırdı). Oradaki Hıristiyanların kayıtları Ortaçağ Grekçesi ile yazılıyor.  O kayıtlarda insan doğduğunda orada vaftiz edildiğinden hem adı hem ailesi yazılıyor ve hayatını kaybedince orada tören yapılıyor ve kayıtlardan düşülüyor. Prof. Anthony Bryer’in Türk Tarih Kurumundan çıkan iki ciltlik kitabı Karadenizin Orta Çağ Dönemi Eserleri’nde Bizans yapıları ve yer adları anlatılmıştır. Ömrünün 40 yılını Karadeniz’e vakfetmiş birisidir bu. Çok büyük bir emek harcamıştır. Anthoy Bryer, Vazelon Manastırı kayıtları üzerine çalışma yapıyor ve diyor ki çalışma sonunda, o kayıtlarda yalnız Ortodoksların %48,2 si Grekçe isim taşıyor. Geri kalan %51,2 si hangi isim taşıyor onu söylemiyor. Böyle bir çalışma prensipleri var. Daha sonra o kayıtlar üzerine Moskova Devlet Üniversitesinden Rustam Shukurov bir çalışma yapıyor ve Vazelon Manastırındaki o %51,2’lik Hıristiyan Ortodoksların önemli bir kısmının Türkçe isim taşıdığını ortaya koyuyor.  Doğu Karadeniz Bölgesinde Türkçe Konuşan Bizanslılar makalesinde bu konuyu detaylandırmıştır. O zaman biz oradaki Ortodoksluğu ne olarak algılamalıyız. Günümüzde Rum denildiği zaman hemen Yunanlı zannediyoruz. Rum ile Yunanlılığın aynı şey olmadığını anlatmaya çalışıyorum. İkinci bir örnek vereceğim. Georgios Nakracas’ın Anadolu ve Rum Göçmenlerin Kökeni adlı bir araştırma kitabı var.  Burada Of’taki iki vadiden bahsediyor. Osmanlılardan önce Of’ta binlerce Hıristiyan var. İki vadide -yanlış hatırlamıyorsam- 8 bin hane Hıristiyan yaşadığını söylüyor ancak bizim elimizde onların Grek olduğuna dair hiçbir kayıt yoktur diyor. Bunlar Hıristiyan Türk’tür diyor. 40 bin insandan bahsediyor. Nereye atıf yapıyor, Kıpçak’lara atıf yapıyor. Osmanlı geldikten sonra bunlar büyük ölçüde İslamlaştılar. Ama bunlar daha önce Rum kilisesine bağlı olduklarından hepsi Rumca biliyorlardı. Çünkü kilisede bu dille ibadet ettiler. Müslüman olduktan sonra eski dillerini de unutmadılar. Bunların ana dili Türkçedir. Hıristiyan oldular, ibadet dili Rumca oldu ve uzunca süre bunu unutmadılar. Günümüzde Trabzon’da Rumca konuşulan yerler var deniliyor ya işte buralardan bahsediyorlar. Yunanlılar bunların ana dilinin Türkçe olduğunu Rumcayı da bugün bile unutmadıklarını söylüyorlar. O zaman bizim Osmanlı kaynaklarındaki Rum Ortodoks denilen zümreyi nasıl nitelendirmemiz gerekiyor. Karadeniz Bölgesi için Rum Ortodoks dediğimiz şey, Ortodoksluk potası içinde erimiş farklı kökenlerden gelen halklardan oluşan bir kültürdür. Bunun için de Türkler de var İranlılar da var Helenler de var vs. Rum Ortodoks kimliğini böyle değerlendirmemiz lazım.  O zamanki Rum ile şimdiki değerlendirme farklıdır. Bunu ayırt etmemiz lazım.
“Doğu Karadeniz bölgesindeki Kıpçak nüfuzunun artması Moğol istilasıyla yakından ilişkilidir. Moğollar Gürcistan’ı ele geçirince Gürcülerle Kıpçaklar arasındaki ilişkiler önemli darbeler almıştı. Kıpçakların bir kısmı da Moğollarla yakınlaşmaya başlamıştı. Bu yakınlaşma bir süre sonra Rize Ahıska arasının Kıpçaklara verilmesine yol açacak bir işbirliğine dönüşmüştür. Kıpçaklar adı geçen bölgede o kadar etkili olmuştur ki hem Rum hem de Gürcü kaynakları yöreye Atabeyler yurdu demiştir. Osmanlıların bölgeyi ele geçirmesine kadar devam eden Ortodoks Kıpçak hâkimiyeti bu Türk topluluğunun Doğu Karadeniz tarihinde önem kazanmasına sebep olmuştur.” (İbrahim Tellioğlu, Karadeniz Araştırmaları • Kış 2015 • Sayı 48 • s.59-78)
Bu anlattıklarımı Doğu Karadeniz Kıpçaklarına atıf yapıyoruz. Osmanlı’dan önce bu bölgedeki Hıristiyanların önemli bir kısmı Kıpçak çıkıyor. Helen kökenli olan da var ki büyük çoğunluğu sahilde yaşıyor. Moğollar Anadolu’ya geldiğinde 1260’lı yıllarda bu bölgedeki Kıpçaklar Moğollara müracaat ediyorlar diyorlar ki bizim bu yaşadığımız yerlerin idaresini istiyorlar, Moğollar da onlara bağlı kalma şartıyla kabul ediyor. 1267’de Ortodokslar Karadeniz bölgesinde bir atabeylik kuruyorlar. Batı sınırı Karadeniz’de doğu sınırı Ahıska’da… Gürcü kaynakları bu bölgeye Saatabago diyor. Atabeyler yurdu anlamına geliyor. Bu atabeyliğin batı sınırı Fırtına vadisinde başlıyor.  Kıpçak Türkçesinde buraya Furtuna derler bugünkü Fırtına vadisi. Doğu sınırı da Ahıska’ya kadar gidiyor. Burada bir Kıpçak Atabeyliği ortaya çıkıyor. Osmanlılar orayı alana kadar bu Kıpçak Atabeyliği yaşıyor. Bunlar burada önemli bir güç olmuşlardır. Trabzon Rumları bunlarla akrabalık kuruyor. Mesela, Trabzon hükümdarı III. Aleksios’un karısı Kıpçak. O, Kıpçakların askeri desteğini alarak Trabzon’da tutunmaya çalışıyor. Peki bu evliliklerle ne oluyor? Bir bakıyorsunuz kral Aleksios’un çocuklarının vaftiz adları Hıristiyan azizlerinden seçiliyor ancak ikinci isimler Türkçe. Oğlunun adı Aksu, kızının adı Anakutlu. Üstelik bu kız 18 ay Trabzon Rum devletini idare etmiştir. Doğu Karadeniz Kıpçaklarının büyük bir kısmı Osmanlı hâkimiyetiyle Müslümanlaşıyor. Osmanlılardan yaklaşık 200-250 yıl önce Karadeniz’in çeşitli yerlerinde hâkim olan Kıpçakları bölgenin çeşitli vadilerini yurt tutmuşlardır. Bunlardan kalan izler günümüze kadar devam ediyor. Bir iki örnek verecek olursak; Türk Dünyasında bir gelenek vardır Anadolu’da pek bilinmez bu. “Sagu saymak” ölünün arkasından makamla ağıt yakmak. Ölünün arkasından sayı saymak. Kıpçaklar bu geleneği getirmişler Rize’de ve Trabzon’un doğusunda görülür. Ayrıca “güneş duası” vardır. Rize’de ve Ahıska’da vardır. Yağmur duası gibi güneş duasına çıkılması. Türk Dünyasında iki yerde var. Buna Şamanizm’den kalma diyorlar, bu Kıpçak geleneğinden geliyor. Mesela, Kıpçak dil özellikleri var, fırına furun diyorlar,  B’ye P diyorlar. T’ye D diyor. Dünyada demire temur diyenler Kıpçaklardır. Kıpçaklardan kalma yer adları Doğu Karadeniz bölgesindeki yerleşim alanlarını da gösterir mahiyettedir. Ayrıca şu bilgiyi de ekleyecek olursak, Hunlar zamanından beri Türkistan ’da kullanıldığı bilinen kemençe Kıpçakların dünyada dağıldığı yerlere taşınan bir çalgıdır. Doğu Karadeniz’e de Kıpçaklar tarafından tanıtılmıştır.
Kıpçaklar, Doğu Karadeniz tarihinde en derin iz bırakan topluluklardan birisidir. XV. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı kaynaklarından takip edilebilen Kıpçak aile, şahıs, oymak ve boy adlarının büyük kısmı günümüze ulaşmıştır. Aynı şekilde onların bölgeye getirdiği dil, kültür ve inanç öğeleri zamanımıza kadar yaşamaktadır. Ancak en çok sarışın, mavi gözlü, beyaz tenli, çengel burunlu antropolojik özellikleri Doğu Karadeniz bölgesinin en önemli simgelerinden birisi halini almıştır.

 

KALİF DERGİSİ 3. SAYI SAYFA:30